Yeni

Ezop Dili Nedir? Sansürü Aşma Sanatı

Yazarın söylemek istediği şeyi doğrudan söyleyemediği zamanlar oluyor. Sansür var, bir kral ya da bir parti kızabilir, kelimenin bedeli hapi...

Popüler

21 Temmuz 2026 Salı

Ezop Dili Nedir? Sansürü Aşma Sanatı

Ezop Dili Nedir? kapak resmi

Yazarın söylemek istediği şeyi doğrudan söyleyemediği zamanlar oluyor. Sansür var, bir kral ya da bir parti kızabilir, kelimenin bedeli hapis ya da daha kötüsü olabilir. Peki o zaman yazar ne yapar? Susmaz genelde. Başka bir kılığa sokar söylediğini mesela bir hayvan masalına, tarihi bir romana, uzak bir gezegene. Buna biz Ezop dili diyoruz.

Terim, adını antik Yunan'ın efsanevi masalcısı Ezop'tan alıyor ama asıl doğduğu yer 19. yüzyıl Rusyası. Rus edebiyat eleştirmeni Lev Loseff, bu tekniğin nasıl işlediğini iki kavramla açıklamış: perde (screen) ve işaret (marker). Perde, sansürcünün gözünden kaçan masum yüzeydir. Mesela bir hayvan hikâyesi, tarihi bir olay, bilim kurgu bir gezegen... İşaret ise bilen okuyucuya "burada gerçek mesaj var" diyen ince ipucudur: Örneğin bir isim benzerliği, tuhaf bir ayrıntı, gereğinden fazla vurgulanan bir detay. İyi bir Ezop metni, sansürcüyü perdeyle kandırırken okuyucuyu işaretle uyandırır.

Bu yazımda bu tekniğin farklı çağlarda, farklı coğrafyalarda nasıl tekrar tekrar icat edildiğini anlatacağım. Antik Yunan'dan başlayıp Çarlık Rusyası'na, Sovyetler'e, imparatorluk Çin'ine, Osmanlı'ya, Nazi Almanyası'na, McCarthy döneminin Hollywood'una ve bugünün İran sinemasına kadar uzanacağız. Şaşırtıcı olan şu: baskı ne kadar farklı görünürse görünsün, yazarların bulduğu çözüm hep aynı kalıba dönüyor. Başlayalım o halde.

Antik Yunan

Ezop, MÖ 6. yüzyılda yaşamış, köle olduğu rivayet edilen bir masalcı. Hayatı hakkında kesin bir şey bilmiyoruz aslında kaynaklar birbiriyle çelişiyor, hatta bazı araştırmacılar böyle bir kişinin hiç yaşamadığını, adına atfedilen masalların zamanla toplanmış bir gelenek olduğunu düşünüyor. Ama efsane net: bir köle, efendisine ya da iktidara doğrudan söyleyemeyeceği şeyleri kurt, tilki, kuzu üzerinden söylüyor. Kurt haksız yere kuzuyu suçladığında, aslında güçlünün her zaman haklı çıktığı bir dünyayı anlatıyor.

İlginç olan şu: "Ezop dili" tabirini biz bugün kullanıyorsak, bunun sebebi Ezop'un kendisi değil. Bu ismi bir teknik olarak ilk kullanan kişi, ondan yaklaşık 2400 yıl sonra, Çarlık Rusyası'nda yaşıyordu.

Çarlık Rusyası

Mihail Saltykov-Şçedrin portresi
Mihail Saltykov-Şçedrin portresi

19. yüzyıl Rusyası'nda sansür ciddi bir işti. Gazeteler, kitaplar, tiyatro oyunları bunların hepsi devlet memurlarının onayından geçmek zorundaydı. Rus yazar Mihail Saltykov-Şçedrin, 1880'lerin başında yazdığı “Письма к тёте” (Teyzeme Mektuplar) adlı eserinde bu ortamda geliştirdiği yazma biçimini tarif etmek için "Ezop dili" tabirini kullandı. Kendi deyimiyle, bu bir "kölelik dili"ydi.  Edebiyatın zincire vurulduğu bir dönemde satır aralarında konuşabilme becerisi.

Şçedrin bunu ustaca uyguladı. "Bilge Balık" adlı masalında, hayatı boyunca hiçbir şeye bulaşmadan, kimseyle konuşmadan, delikte saklanarak yaşayan korkak bir balığı anlatır. Balık ölümünden hemen önce fark eder ki bütün o temkinli hayatının hiçbir anlamı yokmuş. Görünüşte bir hayvan masalı; asıl mesaj ise kendi çıkarından başka bir şeyi düşünmeyen, güvenli köşesine sığınmış sıradan Rus aydınına yönelik bir eleştiri. Başka bir öyküsünde, iki tembel generali doyurmak için bir köylünün nasıl kendi kendini bir iple bağladığını anlatır. İtaatin, neredeyse kendi kendine boyun eğmeye dönüştüğü bir alegori.

Bu, Loseff'in çerçevesiyle tam örtüşen bir örnek: perde, masum görünen hayvan hikâyeleri; işaret ise okuyucunun her seferinde tanıdığı o abartılı, ima dolu detaylar. Dönemin okurları arasında öyle bir ortak dil oluşmuştu ki bazı kelimeler otomatik olarak başka bir şeye işaret ediyordu mesela "büyük iş" dendiğinde herkes devrimi, "gerçekçi" dendiğinde Karl Marx'ı anlıyordu.

Sovyetler Birliği

1922'de kurulan Glavlit, Sovyet edebiyatının resmi sansür kurumuydu ve çalışma alanı Çarlık dönemine göre çok daha katı, çok daha örgütlüydü. Ama işin garibi, aynı devlet kendi yazarlarını doğurduğu tekniklerle atlatan bir kuşak yetiştirdi.

Arkadiy ve Boris Strugatski kardeşler, bunun en iyi örneği. Bilim kurgu, onlar için sadece bir tür değildi; sansürden kaçmanın en güvenli yoluydu, çünkü "uzak bir gelecek" ya da "yabancı bir gezegen" anlatmak, güncel Sovyet gerçekliğini anlatmaktan çok daha az riskliydi. "Yol Kenarı Piknik" romanı (sonradan "Stalker" filmine kaynak oldu), gizemli bir bölgeye kaçak giren avcıları anlatırken aslında bürokrasinin, yasakların ve umutsuzluğun sıradan bir Sovyet vatandaşının hayatını nasıl şekillendirdiğini gösteriyordu. "Mahkûm Şehir" romanları ise o kadar açık bir eleştiriydi ki kardeşler onu yayımlamayı bile denemediler, yıllarca çekmecede tuttular.

Bu baskı sadece Rusça yazan yazarlarla sınırlı kalmadı. Sovyetler Birliği'nin diğer cumhuriyetlerinde de benzer bir kader vardı. Azerbaycanlı oyun yazarı Hüseyin Cavid, Stalin'in tasfiyeleri sırasında tutuklanıp Sibirya'ya sürüldü ve orada öldü. Kendi ülkesinde tanınmış, saygın bir yazarken, rejimin gözünde "burjuva milliyetçisi" damgası yemişti. Onun eserlerinin ne kadarının bilinçli bir alegori taşıdığı akademisyenler arasında tartışmalı bir konu, ama kendisinin akıbeti baskının Moskova'nın çok ötesine uzandığını gösteriyor.

Ming ve Qing Çin

Qianlong İmparatoru
Qianlong İmparatoru

Daha doğuda, Çin'de "文字" (wenzi yu) denen bir kavram var, kelime anlamıyla "yazı yüzünden hapis." Bu, yazarların kelimeleri yüzünden cezalandırılması anlamına geliyor ve tarihi Qin hanedanına kadar uzanıyor. Ama Qing döneminde, özellikle Qianlong İmparatoru zamanında, bu neredeyse sistematik bir hâl aldı hatta sadece Qianlong döneminde 53 ayrı vaka kayıtlara geçmiş.

En çarpıcı örneklerden biri 1755'te yaşandı. Bir eyalet memuru olan Hu Zhongzao, yazdığı bir şiirde "temiz" anlamına gelen "" (Qing, aynı zamanda hanedanın adı) karakterinin önüne "bulanık" anlamına gelen bir karakter koymuştu. İmparator bunu hanedana hakaret saydı, Hu Zhongzao idam edildi. Başka bir vakada bir şair, kırmızı şakayık çiçeğini övdüğü bir şiir yazmıştı; sorun şu ki "kırmızı" kelimesi Çince'de devrilmiş Ming hanedanının hanedan soyadıyla aynı karakteri paylaşıyordu. Bu bile Mançu karşıtı bir gönderme sayıldı, şair idam edildi.

Bu örnekler aslında madalyonun öbür yüzünü gösteriyor. Rusya ve Sovyetler'de yazarlar bilinçli olarak perdeler kuruyordu; Qing Çin'inde ise iktidar o kadar paranoyakti ki kelimelerin arasında olmayan işaretler bile buluyordu. Sonuç aynıydı: yazarlar hayatta kalmak için ya tarihe, ya doğaüstü hikâyelere, ya da son derece dolaylı bir dile sığınmak zorunda kaldı.

Geç Osmanlı

II. Abdülhamid döneminde basın sansürü, önceki dönemlere göre çok daha sert bir hâl aldı. Dönemden kalan kayıtlara göre bazı kelimelerin kullanımı doğrudan yasaklanmıştı: "hürriyet," "vatan," "grev," "ihtilal," "anarşi" gibi doğrudan siyasi kelimelerin yanı sıra, ilk bakışta hiç zararsız görünen kelimeler de listeye girmişti. "Hasta" kelimesi yasaktı, çünkü dönemin Avrupa basınında Osmanlı İmparatorluğu'na "hasta adam" deniyordu. "Kardeş" kelimesi yasaktı, çünkü tahttan indirilip hapsedilen Sultan Murad'ı çağrıştırabilirdi. Hatta "burun" kelimesi bile sansüre takılmıştı, çünkü sansür memurları bunun padişahın burnuyla dalga geçmek anlamına gelebileceğinden şüpheleniyordu.

Bu listenin ne kadar tutarlı uygulandığı akademisyenler arasında tartışmalı. Tarihçi Mehmet Ö. Alkan, bu kelimelerin dönem gazetelerinde hâlâ geçtiğini, listenin göründüğü kadar katı işlemediğini savunuyor. Ama anlatının kendisi bile dönemin havasını gösteriyor: yazarlar öyle bir tedirginlik içindeydi ki en masum kelimede bile bir tuzak arıyordu.

Namık Kemal gibi yazarlar bu ortamda doğrudan eleştiri yerine tarihi anlatıya sığındı. "Evrâk-ı Perişan" adlı kitap serisinde Selahaddin Eyyubi ve Fatih Sultan Mehmed gibi tarihi figürleri işledi.  Güncel siyasete hiç değinmeden, ama okuyucunun kendi döneminin sorunlarıyla bağ kurmasına izin veren bir üslupla.

Nazi Almanyası

Nazi Almanyası'nda ülkeyi terk etmeyip içeride kalan, ama rejime de destek vermeyen bir yazar grubu vardı. Bunlara "innere Emigration" (iç göç) deniyordu. Fiziksel olarak ülkede kalıp zihinsel olarak rejimden uzaklaşan yazarlar.

Bunların en bilineni Werner Bergengruen. 1935'te yayımladığı "Der Großtyrann und das Gericht" (Büyük Tiran ve Mahkeme) romanı, Rönesans dönemi İtalyası'nda geçen bir cinayet soruşturmasını anlatır: bir tiranın bahçesinde bir cinayet işlenir, gizli servis şefi suçluyu bulmak için gitgide daha çaresiz, daha şüpheci, daha acımasız hâle gelir. Roman ilk çıktığında bazı Nazi yayın organları onu "büyük bir lider romanı" diye övdü yani perde işe yaramıştı. Ama okuyucular arasında roman hızla farklı bir şekilde okundu: bir diktatörün, kendi paranoyasının kurbanı hâline gelen bir toplumu nasıl çürüttüğünün hikâyesi. Bergengruen bu yüzden 1937'de Reich Edebiyat Odası'ndan ihraç edildi, ki bu pratikte yazma yasağı anlamına geliyordu.

McCarthy Dönemi ABD

Salem Cadı Mahkemeleri Gravürü
Salem Cadı Mahkemeleri Gravürü

1953'te oyun yazarı Arthur Miller "Cadı Kazanı" adlı oyununu sahneledi. Konu, 1692'de Massachusetts'in Salem kasabasında yaşanan cadı avlarıydı. Bir grup genç kızın komşularını cadılıkla suçlaması, mahkemelerin kanıt yerine söylenti ve korkuyla hareket etmesi, ölümle sonuçlanan bir histeri dalgası. Ama oyun sahnelendiği anda herkes neyi izlediğini biliyordu: Senatör Joseph McCarthy'nin komünist avı, Amerikan Karşıtı Faaliyetler Komitesi'nin sorgulamaları, dostların dostlarını ihbar etmeye zorlandığı bir dönem. Miller'ın kendisi birkaç yıl sonra bu komite önüne çıkarıldı.

Aynı dönemde sinemada da benzer bir şey oluyordu, ama daha muğlak bir biçimde. 1956 yapımı "Vücut Kapan İstilası" filminde, bir kasabanın sakinleri uzaydan gelen tohumlar tarafından duygusuz, itaatkâr kopyalarla değiştiriliyor. Filmin ne anlattığı konusunda hâlâ tartışma var. Bazı izleyiciler bunu komünizmin sinsi yayılmasına karşı bir uyarı olarak okudu, bazıları ise tam tersi bir okuma yaptı: asıl "beden kapan" olan McCarthy'nin kendisiydi, herkesi aynı düşünceye zorlayan komite. Aynı film, iki zıt siyasi kampa da kendi korkusunu gösterdi. Bu belki de Ezop dilinin en güçlü yanı: iyi kurulmuş bir alegori, tek bir doğru okumaya mahkûm değildir.

Çağdaş İran Sineması

Bu teknik geçmişte kalmadı. İranlı yönetmen Cafer Panahi, 2010'da rejim eleştirisi gerekçesiyle film çekmesi 20 yıl boyunca yasaklandı. Panahi durmadı. Evinde, kamera bile olmadan, cep telefonuyla "Bu Bir Film Değildir" adlı bir belgesel çekti ve bunu bir USB bellek içinde, bir doğum günü pastasının içine gizleyerek ülke dışına çıkardı. Sonraki yıllarda taksi şoförü kılığına girip Tahran sokaklarında gizlice film çekmeye devam etti. Onun yaptığı da aslında aynı mantık: doğrudan söyleyemediğini başka bir biçime, başka bir kılığa sokmak.

Genel Olarak

Antik Yunan'dan bugüne kadar gördüğümüz her örnekte aynı iki unsur tekrar ediyor: bir perde ve bir işaret. Bazen perde bir hayvan masalı, bazen tarihi bir roman, bazen uzak bir gezegen, bazen bir taksi yolculuğu. İşaret ise her zaman okuyucuya, izleyiciye seslenen o gizli el sıkışma "bunu anlıyorsun, değil mi?"

Not: Yakın tarihli bir akademik makale, erken Cumhuriyet döneminde Sabahattin Ali'nin bazı yazılarını da bu çerçeveyle okumuş. Yüzeyde dönemin resmi ideolojisine övgü, altında farklı bir ses. Bu tek bir makalenin öne sürdüğü bir okuma, kesinleşmiş bir konsensüs değil, ama gösteriyor ki bu teknik Türkiye'ye de hiç yabancı değil.

Baskı hep farklı bir kılıkla geliyor. Bazen bir çarın sansür memuru, bazen bir imparatorun cellatı, bazen bir komite, bazen bir mollalar meclisi. Ama yazarların bulduğu çözüm şaşırtıcı derecede aynı kalıyor: söylenemeyeni, söylenebilir bir şeyin içine saklamak. Ezop, muhtemelen kendi masallarının 2500 yıl sonra hâlâ bir teknik adı olarak kullanılacağını hiç tahmin etmemiştir.

Ezop dili hakkındaki yazım burada son buluyor. Okuduğun için teşekkürler :)

2 yorum:

  1. Sadece Türkiye'yi konu alan bir yazı da bekleriz. Harika olmuş, ellerinize sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Çin mitolojisi yazımın hemen ardından bu konuyu ele alacağım. Önümüzdeki 5-6 gün içerisinde blogda yayınlamış olurum.

      Sil

Düşüncelerini paylaşmaktan çekinme.