Yazarın söylemek istediği şeyi doğrudan söyleyemediği zamanlar oluyor. Sansür var, bir kral ya da bir parti kızabilir, kelimenin bedeli hapis ya da daha kötüsü olabilir. Peki o zaman yazar ne yapar? Susmaz genelde. Başka bir kılığa sokar söylediğini mesela bir hayvan masalına, tarihi bir romana, uzak bir gezegene. Buna biz Ezop dili diyoruz.
Terim,
adını antik Yunan'ın efsanevi masalcısı Ezop'tan alıyor ama asıl doğduğu yer
19. yüzyıl Rusyası. Rus edebiyat eleştirmeni Lev Loseff, bu tekniğin nasıl
işlediğini iki kavramla açıklamış: perde (screen) ve işaret (marker).
Perde, sansürcünün gözünden kaçan masum yüzeydir. Mesela bir hayvan hikâyesi,
tarihi bir olay, bilim kurgu bir gezegen... İşaret ise bilen okuyucuya
"burada gerçek mesaj var" diyen ince ipucudur: Örneğin bir isim
benzerliği, tuhaf bir ayrıntı, gereğinden fazla vurgulanan bir detay. İyi bir
Ezop metni, sansürcüyü perdeyle kandırırken okuyucuyu işaretle uyandırır.
Bu yazımda
bu tekniğin farklı çağlarda, farklı coğrafyalarda nasıl tekrar tekrar icat
edildiğini anlatacağım. Antik Yunan'dan başlayıp Çarlık Rusyası'na,
Sovyetler'e, imparatorluk Çin'ine, Osmanlı'ya, Nazi Almanyası'na, McCarthy
döneminin Hollywood'una ve bugünün İran sinemasına kadar uzanacağız. Şaşırtıcı
olan şu: baskı ne kadar farklı görünürse görünsün, yazarların bulduğu çözüm hep
aynı kalıba dönüyor. Başlayalım o halde.
Antik Yunan
Ezop, MÖ
6. yüzyılda yaşamış, köle olduğu rivayet edilen bir masalcı. Hayatı hakkında
kesin bir şey bilmiyoruz aslında kaynaklar birbiriyle çelişiyor, hatta bazı
araştırmacılar böyle bir kişinin hiç yaşamadığını, adına atfedilen masalların
zamanla toplanmış bir gelenek olduğunu düşünüyor. Ama efsane net: bir köle,
efendisine ya da iktidara doğrudan söyleyemeyeceği şeyleri kurt, tilki, kuzu
üzerinden söylüyor. Kurt haksız yere kuzuyu suçladığında, aslında güçlünün her
zaman haklı çıktığı bir dünyayı anlatıyor.
İlginç
olan şu: "Ezop dili" tabirini biz bugün kullanıyorsak, bunun sebebi
Ezop'un kendisi değil. Bu ismi bir teknik olarak ilk kullanan kişi, ondan
yaklaşık 2400 yıl sonra, Çarlık Rusyası'nda yaşıyordu.
Çarlık Rusyası
![]() |
| Mihail Saltykov-Şçedrin portresi |
19. yüzyıl
Rusyası'nda sansür ciddi bir işti. Gazeteler, kitaplar, tiyatro oyunları bunların
hepsi devlet memurlarının onayından geçmek zorundaydı. Rus yazar Mihail
Saltykov-Şçedrin, 1880'lerin başında yazdığı “Письма к тёте” (Teyzeme Mektuplar)
adlı eserinde bu ortamda geliştirdiği yazma biçimini tarif etmek için
"Ezop dili" tabirini kullandı. Kendi deyimiyle, bu bir "kölelik
dili"ydi. Edebiyatın zincire
vurulduğu bir dönemde satır aralarında konuşabilme becerisi.
Şçedrin
bunu ustaca uyguladı. "Bilge Balık" adlı masalında, hayatı boyunca
hiçbir şeye bulaşmadan, kimseyle konuşmadan, delikte saklanarak yaşayan korkak
bir balığı anlatır. Balık ölümünden hemen önce fark eder ki bütün o temkinli
hayatının hiçbir anlamı yokmuş. Görünüşte bir hayvan masalı; asıl mesaj ise
kendi çıkarından başka bir şeyi düşünmeyen, güvenli köşesine sığınmış sıradan
Rus aydınına yönelik bir eleştiri. Başka bir öyküsünde, iki tembel generali
doyurmak için bir köylünün nasıl kendi kendini bir iple bağladığını anlatır. İtaatin,
neredeyse kendi kendine boyun eğmeye dönüştüğü bir alegori.
Bu,
Loseff'in çerçevesiyle tam örtüşen bir örnek: perde, masum görünen hayvan
hikâyeleri; işaret ise okuyucunun her seferinde tanıdığı o abartılı, ima dolu
detaylar. Dönemin okurları arasında öyle bir ortak dil oluşmuştu ki bazı
kelimeler otomatik olarak başka bir şeye işaret ediyordu mesela "büyük
iş" dendiğinde herkes devrimi, "gerçekçi" dendiğinde Karl Marx'ı
anlıyordu.
Sovyetler Birliği
1922'de
kurulan Glavlit, Sovyet edebiyatının resmi sansür kurumuydu ve çalışma alanı
Çarlık dönemine göre çok daha katı, çok daha örgütlüydü. Ama işin garibi, aynı
devlet kendi yazarlarını doğurduğu tekniklerle atlatan bir kuşak yetiştirdi.
Arkadiy
ve Boris Strugatski kardeşler, bunun en iyi örneği. Bilim kurgu, onlar için
sadece bir tür değildi; sansürden kaçmanın en güvenli yoluydu, çünkü "uzak
bir gelecek" ya da "yabancı bir gezegen" anlatmak, güncel Sovyet
gerçekliğini anlatmaktan çok daha az riskliydi. "Yol Kenarı Piknik"
romanı (sonradan "Stalker" filmine kaynak oldu), gizemli bir bölgeye
kaçak giren avcıları anlatırken aslında bürokrasinin, yasakların ve
umutsuzluğun sıradan bir Sovyet vatandaşının hayatını nasıl şekillendirdiğini
gösteriyordu. "Mahkûm Şehir" romanları ise o kadar açık bir
eleştiriydi ki kardeşler onu yayımlamayı bile denemediler, yıllarca çekmecede
tuttular.
Bu baskı
sadece Rusça yazan yazarlarla sınırlı kalmadı. Sovyetler Birliği'nin diğer
cumhuriyetlerinde de benzer bir kader vardı. Azerbaycanlı oyun yazarı Hüseyin
Cavid, Stalin'in tasfiyeleri sırasında tutuklanıp Sibirya'ya sürüldü ve orada
öldü. Kendi ülkesinde tanınmış, saygın bir yazarken, rejimin gözünde
"burjuva milliyetçisi" damgası yemişti. Onun eserlerinin ne kadarının
bilinçli bir alegori taşıdığı akademisyenler arasında tartışmalı bir konu, ama
kendisinin akıbeti baskının Moskova'nın çok ötesine uzandığını gösteriyor.
Ming ve Qing Çin
![]() |
| Qianlong İmparatoru |
Daha doğuda,
Çin'de "文字狱" (wenzi yu) denen bir kavram var, kelime
anlamıyla "yazı yüzünden hapis." Bu, yazarların kelimeleri yüzünden
cezalandırılması anlamına geliyor ve tarihi Qin hanedanına kadar uzanıyor. Ama
Qing döneminde, özellikle Qianlong İmparatoru zamanında, bu neredeyse
sistematik bir hâl aldı hatta sadece Qianlong döneminde 53 ayrı vaka kayıtlara
geçmiş.
En
çarpıcı örneklerden biri 1755'te yaşandı. Bir eyalet memuru olan Hu Zhongzao,
yazdığı bir şiirde "temiz" anlamına gelen "清" (Qing, aynı zamanda
hanedanın adı) karakterinin önüne "bulanık" anlamına gelen bir
karakter koymuştu. İmparator bunu hanedana hakaret saydı, Hu Zhongzao idam
edildi. Başka bir vakada bir şair, kırmızı şakayık çiçeğini övdüğü bir şiir yazmıştı;
sorun şu ki "kırmızı" kelimesi Çince'de devrilmiş Ming hanedanının
hanedan soyadıyla aynı karakteri paylaşıyordu. Bu bile Mançu karşıtı bir
gönderme sayıldı, şair idam edildi.
Bu
örnekler aslında madalyonun öbür yüzünü gösteriyor. Rusya ve Sovyetler'de
yazarlar bilinçli olarak perdeler kuruyordu; Qing Çin'inde ise iktidar o kadar
paranoyakti ki kelimelerin arasında olmayan işaretler bile buluyordu. Sonuç
aynıydı: yazarlar hayatta kalmak için ya tarihe, ya doğaüstü hikâyelere, ya da
son derece dolaylı bir dile sığınmak zorunda kaldı.
Geç Osmanlı
II.
Abdülhamid döneminde basın sansürü, önceki dönemlere göre çok daha sert bir hâl
aldı. Dönemden kalan kayıtlara göre bazı kelimelerin kullanımı doğrudan
yasaklanmıştı: "hürriyet," "vatan," "grev,"
"ihtilal," "anarşi" gibi doğrudan siyasi kelimelerin yanı
sıra, ilk bakışta hiç zararsız görünen kelimeler de listeye girmişti.
"Hasta" kelimesi yasaktı, çünkü dönemin Avrupa basınında Osmanlı
İmparatorluğu'na "hasta adam" deniyordu. "Kardeş" kelimesi
yasaktı, çünkü tahttan indirilip hapsedilen Sultan Murad'ı çağrıştırabilirdi.
Hatta "burun" kelimesi bile sansüre takılmıştı, çünkü sansür
memurları bunun padişahın burnuyla dalga geçmek anlamına gelebileceğinden
şüpheleniyordu.
Bu
listenin ne kadar tutarlı uygulandığı akademisyenler arasında tartışmalı. Tarihçi
Mehmet Ö. Alkan, bu kelimelerin dönem gazetelerinde hâlâ geçtiğini, listenin
göründüğü kadar katı işlemediğini savunuyor. Ama anlatının kendisi bile dönemin
havasını gösteriyor: yazarlar öyle bir tedirginlik içindeydi ki en masum
kelimede bile bir tuzak arıyordu.
Namık
Kemal gibi yazarlar bu ortamda doğrudan eleştiri yerine tarihi anlatıya
sığındı. "Evrâk-ı Perişan" adlı kitap serisinde Selahaddin Eyyubi ve
Fatih Sultan Mehmed gibi tarihi figürleri işledi. Güncel siyasete hiç değinmeden, ama okuyucunun
kendi döneminin sorunlarıyla bağ kurmasına izin veren bir üslupla.
Nazi Almanyası
Nazi
Almanyası'nda ülkeyi terk etmeyip içeride kalan, ama rejime de destek vermeyen
bir yazar grubu vardı. Bunlara "innere Emigration" (iç göç) deniyordu.
Fiziksel olarak ülkede kalıp zihinsel olarak rejimden uzaklaşan yazarlar.
Bunların
en bilineni Werner Bergengruen. 1935'te yayımladığı "Der Großtyrann und
das Gericht" (Büyük Tiran ve Mahkeme) romanı, Rönesans dönemi İtalyası'nda
geçen bir cinayet soruşturmasını anlatır: bir tiranın bahçesinde bir cinayet
işlenir, gizli servis şefi suçluyu bulmak için gitgide daha çaresiz, daha
şüpheci, daha acımasız hâle gelir. Roman ilk çıktığında bazı Nazi yayın
organları onu "büyük bir lider romanı" diye övdü yani perde işe
yaramıştı. Ama okuyucular arasında roman hızla farklı bir şekilde okundu: bir
diktatörün, kendi paranoyasının kurbanı hâline gelen bir toplumu nasıl
çürüttüğünün hikâyesi. Bergengruen bu yüzden 1937'de Reich Edebiyat Odası'ndan
ihraç edildi, ki bu pratikte yazma yasağı anlamına geliyordu.
McCarthy Dönemi ABD
![]() |
| Salem Cadı Mahkemeleri Gravürü |
1953'te
oyun yazarı Arthur Miller "Cadı Kazanı" adlı oyununu sahneledi. Konu,
1692'de Massachusetts'in Salem kasabasında yaşanan cadı avlarıydı. Bir grup
genç kızın komşularını cadılıkla suçlaması, mahkemelerin kanıt yerine söylenti
ve korkuyla hareket etmesi, ölümle sonuçlanan bir histeri dalgası. Ama oyun
sahnelendiği anda herkes neyi izlediğini biliyordu: Senatör Joseph McCarthy'nin
komünist avı, Amerikan Karşıtı Faaliyetler Komitesi'nin sorgulamaları,
dostların dostlarını ihbar etmeye zorlandığı bir dönem. Miller'ın kendisi
birkaç yıl sonra bu komite önüne çıkarıldı.
Aynı
dönemde sinemada da benzer bir şey oluyordu, ama daha muğlak bir biçimde. 1956
yapımı "Vücut Kapan İstilası" filminde, bir kasabanın sakinleri
uzaydan gelen tohumlar tarafından duygusuz, itaatkâr kopyalarla değiştiriliyor.
Filmin ne anlattığı konusunda hâlâ tartışma var. Bazı izleyiciler bunu
komünizmin sinsi yayılmasına karşı bir uyarı olarak okudu, bazıları ise tam
tersi bir okuma yaptı: asıl "beden kapan" olan McCarthy'nin
kendisiydi, herkesi aynı düşünceye zorlayan komite. Aynı film, iki zıt siyasi
kampa da kendi korkusunu gösterdi. Bu belki de Ezop dilinin en güçlü yanı: iyi
kurulmuş bir alegori, tek bir doğru okumaya mahkûm değildir.
Çağdaş İran Sineması
Bu
teknik geçmişte kalmadı. İranlı yönetmen Cafer Panahi, 2010'da rejim eleştirisi
gerekçesiyle film çekmesi 20 yıl boyunca yasaklandı. Panahi durmadı. Evinde,
kamera bile olmadan, cep telefonuyla "Bu Bir Film Değildir" adlı bir
belgesel çekti ve bunu bir USB bellek içinde, bir doğum günü pastasının içine
gizleyerek ülke dışına çıkardı. Sonraki yıllarda taksi şoförü kılığına girip Tahran
sokaklarında gizlice film çekmeye devam etti. Onun yaptığı da aslında aynı
mantık: doğrudan söyleyemediğini başka bir biçime, başka bir kılığa sokmak.
Genel Olarak
Antik
Yunan'dan bugüne kadar gördüğümüz her örnekte aynı iki unsur tekrar ediyor: bir
perde ve bir işaret. Bazen perde bir hayvan masalı, bazen tarihi bir roman,
bazen uzak bir gezegen, bazen bir taksi yolculuğu. İşaret ise her zaman
okuyucuya, izleyiciye seslenen o gizli el sıkışma "bunu anlıyorsun, değil
mi?"
Not: Yakın tarihli bir akademik makale, erken Cumhuriyet döneminde Sabahattin Ali'nin bazı yazılarını da bu çerçeveyle okumuş. Yüzeyde dönemin resmi ideolojisine övgü, altında farklı bir ses. Bu tek bir makalenin öne sürdüğü bir okuma, kesinleşmiş bir konsensüs değil, ama gösteriyor ki bu teknik Türkiye'ye de hiç yabancı değil.
Baskı
hep farklı bir kılıkla geliyor. Bazen bir çarın sansür memuru, bazen bir
imparatorun cellatı, bazen bir komite, bazen bir mollalar meclisi. Ama
yazarların bulduğu çözüm şaşırtıcı derecede aynı kalıyor: söylenemeyeni,
söylenebilir bir şeyin içine saklamak. Ezop, muhtemelen kendi masallarının 2500
yıl sonra hâlâ bir teknik adı olarak kullanılacağını hiç tahmin etmemiştir.
Ezop dili
hakkındaki yazım burada son buluyor. Okuduğun için teşekkürler :)




Sadece Türkiye'yi konu alan bir yazı da bekleriz. Harika olmuş, ellerinize sağlık.
YanıtlaSilYorumunuz için çok teşekkür ederim. Çin mitolojisi yazımın hemen ardından bu konuyu ele alacağım. Önümüzdeki 5-6 gün içerisinde blogda yayınlamış olurum.
Sil