Mitoloji Anatomisi: Çin Mitolojisi

Yazan: adapa
%100

Çin Mitolojisi Kapak Resmi

Serinin ilk durağı Türk mitolojisiydi. Şimdi doğuya, Çin'e geçiyoruz, dünyanın en eski ve en kalabalık panteonlarından birine.

Çin mitolojisi tek bir kaynaktan gelmiyor. Binlerce yıllık bir tarihte Taoizm, Konfüçyanizm, Budizm ve daha eski halk inançları iç içe geçmiş, birbirinin figürlerini ödünç almış, bazen aynı tanrıya farklı bölgelerde farklı isimler verilmiş. Türk mitolojisinde gördüğümüz o "tek kesin sistem yok" durumu Çin mitolojisinde de geçerli, hatta daha da katmanlı. Şang ve Zhou hanedanları döneminde ortaya çıkan en eski efsaneler, sonraki üç bin yıl boyunca sürekli yeniden yazılmış, yeniden yorumlanmış, yeni figürlerle zenginleşmiş. Bugün bildiğimiz hâliyle Çin mitolojisi, bu birikimin son katmanı sayılıyor, hâlâ da değişmeye devam ediyor.

Yine de belirgin bir çekirdek var: bir yaratılış, bir panteon, canavarlar, tanrıçalar, destanlar. Sırayla bakalım.

Pangu

Her şey bir yumurtayla başlıyor. Evren daha şekillenmeden önce, kaos kocaman kozmik bir yumurtanın içinde sıkışmış durumdaydı; içinde yin ile yang birbirine karışmış hâlde bekliyordu. Bu yumurtanın içinde Pangu adında bir dev, 18 bin yıl boyunca uyudu.

Uyandığında elindeki devasa bir baltayla yumurtayı ikiye ayırdı. Hafif ve berrak olan kısım yükselip gökyüzünü oluşturdu, ağır ve bulanık kısım ise çökerek yeryüzü oldu. Pangu ikisinin arasında durup onları ayrı tutmaya devam etti; gök her gün biraz daha yükseldi, yer her gün biraz daha kalınlaştı, Pangu da onlarla birlikte büyüdü. Bu, başka bir 18 bin yıl daha sürdü.

İşi bitince Pangu yorgunluktan öldü. Ama ölümü bir son değildi. Tam tersine, dünyanın geri kalanının başlangıcıydı. Nefesi rüzgâr ve bulutlara, sesi gök gürültüsüne dönüştü. Sol gözü güneş oldu, sağ gözü ay. Kolları ve bacakları dört ana yönü, kanı nehirleri, kasları verimli toprağı, saçı ve kılları gökteki yıldızları oluşturdu.

Bu parçalanma günümüzde somut bir izle yaşıyor: Çin'in Beş Kutsal Dağı (Wuyue), doğrudan Pangu'nun bedeninden doğduğuna inanılan dağlar. Doğudaki Tai Dağı onun başı sayılır ve bugün bile UNESCO Dünya Mirası listesinde. Efsaneye göre tarih öncesinde 72 imparator bu dağa çıkıp gökle yer arasında tören yapmış; ama bu sadece efsane. Gerçek tarihsel kayıtlara giren, Qin Shihuang'dan başlayarak sadece 12 imparator var. Batıda Hua Dağı, güneyde ve kuzeyde iki ayrı Heng Dağı, ortada da Song Dağı, hep aynı bedenin farklı parçaları olarak anlatılıyor.

Vücudundaki asalaklar bile boşa gitmemiş; rüzgârla taşınıp insanlığın ilk atalarına dönüştüğü söyleniyor, en azından bazı anlatılara göre. Bazı kaynaklarda ise Pangu'nun yang özünden Fuxi'nin, göğsünden de Nuwa'nın doğduğu anlatılır; yani bir sonraki bölümde göreceğimiz yaratılış hikâyesi, aslında Pangu'nun mirasının doğrudan bir devamı sayılabilir.

Nuwa

Nuwa ve Fuxi
Nuwa ve Fuxi

Pangu'nun evreni kurduktan sonra, sahneye yarı insan yarı yılan bir tanrıça çıkıyor: Nuwa. Sarı Nehir kıyısında dolaşırken suda kendi yansımasını görüp yalnızlığını fark etmiş, kendine benzer küçük varlıklar yapmaya karar vermiş.

İlk insanları teker teker, elleriyle, kilden şekillendirmiş; ama bu yavaş bir işmiş, Nuwa yorulmuş. Sonra bir ipi çamura batırıp havada savurmaya başlamış, sıçrayan her damla ayrı bir insan olmuş. Sonraki dönem anlatılarında bu ayrım bir sınıf efsanesine dönüşmüş: elle özenle şekillendirilenler soylu ve zengin olmuş, iple sıçratılan damlalardan olanlar ise sıradan halk.

Nuwa'nın ikinci büyük işi çok daha dramatik. Su tanrısı Gonggong ile ateş tanrısı arasında çıkan bir savaşta, Gonggong öfkeyle Buzhou Dağı'na çarpmış; bu dağ, göğü ayakta tutan direklerden biriymiş. Direk kırılınca gökyüzünde koca bir delik açılmış, dünyada yangınlar ve sel felaketi başlamış. Nuwa beş farklı renkte taş eritip bu deliği yamamış, sonra da dev bir deniz kaplumbağasının dört bacağını kesip dünyanın dört köşesine yeni destek direkleri olarak dikmiş.

Ama iş tam eskisi gibi olmamış. Gök kalıcı olarak kuzeybatıya doğru hafif eğik kalmış, bu yüzden güneş, ay ve yıldızlar hep batıya doğru kayıyor deniyor; yeryüzü ise güneydoğuya eğik kaldığı için Çin'deki bütün nehirler o yöne akıyor. Yani bugün gökyüzüne baktığınızda gördüğünüz o eğiklik, milyonlarca yıl önceki bir tanrılar savaşının izi sayılıyor.

Nuwa'nın bir de daha az bilinen bir yönü var. Bazı anlatılarda Fuxi adlı bir başka ilk tanrıyla hem kardeş hem eş sayılıyor, ikisi birlikte evlilik kurumunu ve doğru üreme düzenini insanlığa öğretmiş. Bu yüzden geleneksel Çin düğünlerinde bazen Nuwa ve Fuxi'ye adanan törenler görülür; ikisi, insanlığın hem yaratıcısı hem de ilk çifti sayılır.

Bir başka anlatıda ise insanları yaratmadan önce Nuwa altı gün boyunca hayvanlar yaratmış: tavuk, köpek, yaban domuzu, koyun, inek, at, sırasıyla birer gün arayla. Yedinci güne kadar bekliyor ve ilk insanları ancak o gün yaratıyor. Bu efsane bugün hâlâ yaşıyor: Çin Yeni Yılı'nın yedinci günü "Renri", yani "İnsan Günü" olarak kutlanıyor, Han hanedanından beri süregelen bir gelenek. O gün herkesin ortak doğum günü sayılıyor.

Yeşim İmparator

Yeşim İmparator
Yeşim İmparator
Çin panteonunun en tepesinde soyut bir kavram duruyor: Tian, yani Gök. Kişisel değil, insansı değil, doğrudan müdahale etmiyor; daha çok evrenin ahlaki ve kozmik düzenini temsil eden bir güç. Bu, Türk mitolojisindeki Kök Tengri'ye şaşırtıcı derecede yakın bir tanım aslında, ikisi de "günlük işlere karışmayan, evrenin kendisi olan" bir üst ilke.

Ama halkın günlük hayatında, tapınaklarda, hikâyelerde en çok karşımıza çıkan figür Tian değil, Yeşim İmparator. Yù Huáng nispeten geç bir figür, Song Hanedanı döneminde (10-12. yüzyıllar civarı) popülerleşmiş; soyut Tian kavramının kişileştirilip bir yöneticiye dönüştürülmüş hâli diyebiliriz. Yeşim İmparator, göğü tıpkı yeryüzündeki imparatorluk sarayı gibi yönetiyor: altında rütbeli tanrılar, memur ruhlar, kendi görev alanı olan bakanlar var. Yağmur tanrısı kendi işine bakıyor. Rüzgâr tanrısı kendi işine. Her biri Yeşim İmparator'a rapor veriyor.

Bu noktada Türk mitolojisiyle ilginç bir paralellik kuruluyor. Yeşim İmparator, en tepedeki soyut güç değil, o gücün altında duran, işleri fiilen yürüten idareci. Bu tam olarak Kayra Han'ın rolü: Gök Tengri'nin altında, kendi soyundan gelen tanrılara (Ülgen, Erlik, Mergen, Kızagan) görev dağıtan, sistemi bizzat işleten figür. Bunu tesadüfi bir benzerlik gibi sunmak eksik olur; eski Türkler ve Çinliler yüzyıllarca komşuydu. Hunlardan Göktürklere kadar bozkır halkları, İpek Yolu üzerinden Çin'le sürekli ticaret yapmış, savaşmış, evlenmiş, fikir alışverişinde bulunmuş. Yani bu benzerlik muhtemelen tesadüf değil, doğrudan temasın izi.

Yeşim İmparator'un bu idarecilik hâli en sevimli hâliyle bir efsanede karşımıza çıkıyor: on iki hayvan burcunun kökeni. Halk takvimi düzenlemek isteyen Yeşim İmparator, tüm hayvanları sarayına bir yarışa çağırmış, ilk on iki gelen hayvan takvime adını verecekmiş. Sıçan küçük ve zayıfmış, yüzme de bilmiyormuş. Ama akıllıymış. Güçlü kuvvetli öküzden kendisini nehirden geçirmesini istemiş, öküz de kabul etmiş; tam kıyıya varacakken sıçan öküzün sırtından atlayıp önce çizgiyi geçmiş, birinciliği kapmış. Ejderha uçabildiği hâlde beşinci gelmiş, çünkü yolda susuzluktan kıvranan bir köyü sulamak için durmuş; en son domuz gelmiş, çünkü yolda acıkıp bir ziyafet çekip sonra da uyuyakalmış. Günümüzde hâlen kullanılan on iki hayvanlı Çin takvimi, işte bu yarışın sırasına dayanıyor.

Kunlun Dağı ve Dört Yön

Eğer Çin mitolojisinin bir Hayat Ağacı'na denk bir simgesi varsa, o da Kunlun Dağı. "Bütün Dağların Atası" olarak anılan bu dağ, göğü ve yeri birbirine bağlayan eksen, tanrıların göksel başkenti sayılıyor. Kunlun'da yaşayan en önemli isimlerden biri Xiwangmu, yani Batı'nın Kraliçe Anası; ölümsüzlük iksirini elinde tutan, kendi bahçesinde ölümsüzlük şeftalileri yetiştiren güçlü bir tanrıça.

Bu şeftaliler sıradan meyve değil. Bahçede üç ayrı bölüm var: ilk bölümdeki ağaçlar üç bin yılda bir, ortadakiler altı bin yılda bir, en arkadakiler ise dokuz bin yılda bir meyve veriyor. En arkadaki şeftalileri yiyen biri, gök ve yerle eşit ömür sürermiş. Xiwangmu her meyve olgunlaştığında büyük bir ziyafet düzenler, tüm ölümsüzleri davet edermiş; bu geleneğe "Şeftali Ziyafeti" deniyor.

Çin kozmolojisinde dört ana yön de kendi rengine, mevsimine ve kutsal hayvanına sahip: doğuda ilkbaharı ve ahşabı temsil eden Azure Ejderha, batıda sonbaharı ve metali temsil eden Beyaz Kaplan, güneyde yazı ve ateşi temsil eden Kızıl Kuş, kuzeyde kışı ve suyu temsil eden Kara Kaplumbağa. Beşinci bir unsur, toprak, ortada durup dördünü dengeliyor. Bu dörtlü, Türk mitolojisindeki dört ana yön ve sekiz rüzgâr fikrine benzer bir mantıkla işliyor. Kozmos, birbirine denk düşen zıtlıkların dengesi üzerine kurulu.

Ejderha (long) burada özel bir yere sahip. Batı mitolojilerindeki yıkıcı, ateş püsküren canavardan farklı olarak Çin ejderhası su, bereket ve imparatorluk gücünün simgesi. Çin imparatorları kendilerini doğrudan ejderhanın oğlu sayarlardı.

Taotie ve Nian

Taotie'nin Yüzünün İşlendiği Tapınak Vazosu
Taotie'nin Yüzünün İşlendiği Tapınak Vazosu
Çin mitolojisinin canavarları arasından iki isim özellikle dikkat çekiyor, çünkü ikisi de aslında birbirine zıt bir şeyi temsil ediyor: biri çok eski, biri nispeten yeni.

Taotie, yazının bile öncesine dayanan bir motif. Şang ve Zhou hanedanları döneminin bronz kaplarında sürekli karşımıza çıkan bu yüz, gövdesiz, sadece kocaman gözlü ve dişli bir surat. Adı sonradan verilmiş, "obur" anlamına geliyor; oburluğun ve açgözlülüğün sembolü sayılıyor, öyle ki Çince'de hâlâ açgözlü birine hakaret olarak kullanılıyor. Taotie, Çin mitolojisinin "Dört Kötü"sünden biri kabul edilir.

Nian ise çok daha tanıdık bir hikâye: yılda bir kez, kışın en soğuk gecesinde köyleri basan, insan ve hayvan yiyen bir canavar. Köylüler bir gün onun kırmızı renkten ve gürültüden korktuğunu keşfediyor, evlerinin kapılarına kırmızı kağıtlar asıp davul çalarak, patlayıcı sesleri çıkararak onu kaçırıyorlar. Bu hikâye bugünkü Çin Yeni Yılı kutlamalarının (kırmızı fenerler, patlayıcılar) kökeni olarak anlatılıyor. Şunu belirtmek lazım: bu efsane Shan Hai Jing gibi eski mitoloji derlemelerinde geçmiyor, muhtemelen daha geç dönemde şekillenmiş bir halk anlatısı. Kökeni tartışmalı. Kültürel etkisi değil. Hâlâ her yıl milyonlarca insan bu geleneği kutluyor.

On Güneşten Aya Uçuş

Bu hikâye doğrudan Yeşim İmparator'la başlıyor. İmparatorun on oğlu varmış, her biri bir güneş olarak gökte dönüşümlü doğuyormuş. Bir gün hepsi birden aynı anda gökyüzüne çıkmaya karar veriyor; dünya kavrulmaya, nehirler kurumaya başlıyor. İnsanlığı kurtarmak için usta okçu Houyi devreye giriyor, dokuz güneşi teker teker vurup düşürüyor, sadece birini bırakıyor.

Houyi bu kahramanlığının ödülü olarak Kunlun Dağı'na, Xiwangmu'nun yanına gönderiliyor ve ondan bir ölümsüzlük iksiri alıyor. Ama iksiri henüz içmeden, karısı Chang'e onu buluyor. Bazı anlatılara göre iksiri korumak için, bazılarına göre merakına yenilip Chang'e iksiri kendisi içiyor ve birden bedeni hafifleyip gökyüzüne, Ay'a doğru uçmaya başlıyor. Orada, Ay'da, sadece bir tavşanla (Yeşim Tavşan) birlikte yaşamaya mahkûm kalıyor, kocasından sonsuza dek ayrı.

Bu hikâye günümüzde Sonbahar Ortası Festivali'nde anılıyor; ailelerin ay pastası yiyip dolunaya baktığı bir gelenek, doğrudan Chang'e'nin bu kaderine bağlanıyor.

Diyu

Cehennem yargıçları
Cehennem Yargıçları (Ming Hanedanı)
Yeşim İmparator'un göksel bürokrasisi bir yerde duruyor sanmayın, aynı mantık yer altında da tekrarlanıyor. Diyu, tek bir cehennem değil, On Kral'ın yönettiği bir mahkemeler dizisi. Her kral farklı bir günah kategorisine bakıyor, ruhlar sırayla bir mahkemeden diğerine geçiyor.

Sistemin başında Yanluo Wang duruyor. Aslında Budist mitolojisinden (Yama) alınıp Çin paradigmasına uyarlanmış bir figür. Her insanın doğumundan ölümüne kadar bütün yaptıkları "Yaşam ve Ölüm Sicili" denen bir deftere kaydediliyor, ruh öldüğünde bu sicile göre yargılanıyor. Ceza da suça göre değişiyor: yalancıların dili sökülüyor, hırsızlar kaynar yağda kızartılıyor gibi son derece somut, neredeyse tiyatral cezalar anlatılıyor. Cezasını çekip yeniden doğmaya hak kazanan ruhlar, dünyaya dönmeden önce Meng Po adlı yaşlı bir kadının hazırladığı "Unutuş Çayı"nı içmek zorunda. Böylece önceki hayatlarının hatırasını tamamen siliyorlar.

Yani Çin kozmosunun tamamına, gökten yer altına, tek bir mantık hâkim. Hiçbir şey başıboş değil. Her katman kendi bürokrasisiyle işliyor, tıpkı yeryüzündeki imparatorluğun bir yansıması gibi.

Yu ve Büyük Tufan

Çin mitolojisinin en bilinen kahramanlık hikâyesi bir sel felaketiyle başlıyor. Ülke baştan başa su altında kalınca, Yeşim İmparator, Gun adlı bir tanrıya tufanı durdurma görevini veriyor. Gun, gökten çaldığı büyülü bir toprakla (Xirang, kendi kendine büyüyen bir toprak) setler kurmaya çalışıyor ama başarısız oluyor, bu yüzden idam ediliyor.

Görev, Gun'un oğlu Yu'ya kalıyor, üstelik Yu'nun kendisi babasının cesedinden, tam üç yıl sonra doğuyor. Yu, babasının yaptığı hatayı tekrarlamıyor; su setlerle durdurulamaz, akıtılmalı diye düşünüyor, kanallar kazıp suyu denize yönlendiriyor. Bu iş tam 13 yıl sürüyor. Efsaneye göre Yu bu 13 yıl boyunca evinin önünden üç kez geçiyor ama hiçbirinde içeri girmiyor, işini bitirene kadar ailesini bile görmüyor.

İlginç bir bilgi: 2016'da yayınlanan bir jeoloji araştırması, Sarı Nehir kıyısında gerçekten MÖ 1920 civarında yaşanmış devasa bir sel felaketinin izlerini bulmuş. Yani bu efsanenin, tamamen hayali olmayan, gerçek bir jeolojik olaya dayanmış olma ihtimali var. Yu, bu başarısının ödülü olarak tahta çıkarılıyor ve geleneksel olarak Çin'in ilk hanedanı sayılan Xia Hanedanı'nı kuruyor; yani mitolojiyle tarihin iç içe geçtiği o belirsiz sınır, tam burada yaşanıyor.

İlgilenenler için makalenin bağlantısı: Outburst flood at 1920BCE supports historicity of China’s Great Flood with the Xia dynasty


Genel Olarak

Türk mitolojisinde gördüğümüz katmanlı gökyüzü, Kayra Han'ın idareciliği, Erlik'in yer altı hükümdarlığı; hepsi Çin mitolojisinde farklı isimlerle, ama neredeyse aynı mantıkla karşımıza çıkıyor. Yeşim İmparator, Kayra Han gibi soyut bir gücün altında duran, işleri fiilen yürüten bir idareci. Diyu'nun On Kral'ı, Erlik'in yer altı hükümdarlığına benzer bir karanlık bürokrasi kuruyor. Daha önce de değindiğim gibi bu, salt bir tesadüf sayılmaz; iki halk yüzyıllarca aynı bozkırı, aynı ticaret yollarını paylaştı. Yine de kozmosu bu şekilde kurgulama fikri, iki farklı dilde, iki farklı panteonda hayret verici bir tutarlılıkla tekrar ediyor. Kozmos başıboş değil. Her katmanın kendi düzeni, kendi yöneticisi var.

Anlatmadığım bir isim var aslında, belki en meşhuru: bir taştan doğan, göğe kafa tutan, sonunda Buda tarafından bir dağın altına hapsedilen o maymun. Sun Wukong. Hikâyesinin bir noktasında tam da Xiwangmu'nun o dokuz bin yıllık şeftalilerini korumakla görevlendiriliyor, sonra da hepsini çalıp yiyor. Batı'ya Yolculuk adlı bu destan o kadar zengin ki tek başına ayrı bir yazıyı hak ediyor, burada sadece adını anıp geçiyorum.

Çin mitolojisi hakkında anlatabileceğim çok daha fazlası var elbette, bu sadece bir giriş. Sonraki mitoloji durağımızda başka bir coğrafyaya geçeceğiz. Henüz ne olduğuna tam karar vermedim. Sizin bir öneriniz varsa yorumlara yazabilirsiniz. Kendinize iyi bakın. Sonraki yazımda görüşmek üzere. :)

 

Yorum yap