Mitoloji Anatomisi: Avustralya Aborjin Mitolojisi

Yazan: adapa
%100

Avustralya Aborjin Mitolojisi

Serinin üçüncü durağına geldik. Türk ve Çin mitolojisinden sonra şimdi kıtayı tamamen değiştiriyoruz: Avustralya.

Önce bir şey netleştirmem lazım. "Aborjin mitolojisi" diye tek bir şeyden bahsetmiyoruz aslında. Avustralya'da 250'den fazla farklı Aborjin dili konuşuluyordu, her birinin kendi anlatıları, kendi atalık figürleri var. Bu yazı, o kadar geniş bir mirasın sadece küçük bir kesitini gösterebilir.

Bir de şunu baştan söylemem gerekiyor. Aborjin kültüründeki bazı hikâyeler kutsal sayılıyor, sadece belirli bir cinsiyete ya da belirli bir inisiyasyon aşamasından geçmiş kişilere anlatılıyor. Ben burada sadece halka açık, müze ve akademik kaynaklarda zaten paylaşılmış içeriğe bağlı kalacağım.

Özellikle Uluru için bir not düşmem gerekiyor. Kuniya ile Liru arasındaki savaşı anlatan hikâyeyi internette pek çok yerde bulabilirsin. Ama Uluru'yu resmi olarak koruyan Parks Australia, kendi sitesinde bu hikâyelerin yeniden anlatılmamasını özellikle istiyor. Ben de bu isteğe saygı duyup Uluru bölümünde sadece genel bir çerçevede kalacağım.

Avustralya'daki insan varlığı en az 65 bin yıl öncesine dayanıyor. Bu, dünyadaki en eski, kesintisiz süregelen kültürlerden biri olduğu anlamına geliyor. Şimdi bu köklerin en temel taşından başlayalım.


Rüya Zamanı

İngilizcede "Dreamtime" ya da "Dreaming" diye çevriliyor, ama bu çeviri biraz yanıltıcı. Kelime, uyurken görülen bir rüyayı değil, dünyanın yaratıldığı, hâlâ da yaratılmakta olan bir gerçekliği anlatıyor.

Bu İngilizce terimi ilk kullanan kişi antropolog W.E.H. Stanner, 1953'te yazdığı bir denemede. Stanner, kavramı anlatmak için tek bir kelime bile bulamadığını söylüyor, çünkü Rüya Zamanı aynı anda hem bir yaratılış çağı, hem bir hukuk sistemi, hem de kişinin kendi kimliği demek.

Her dil grubunun kendi adı var: Arrernte halkında altjira, güneydoğuda alcheringa, başka yerlerde lalai ya da wongar. Ama hepsi aynı temel fikre işaret ediyor.

Bu döneme ait atalık varlıklar, dünya henüz şekilsizken ortaya çıkmış. Yürümüşler, sürünmüşler, uçmuşlar; geçtikleri her yerde bir dağ, bir nehir, bir kaya oluşmuş. İşlerini bitirince kimi toprağa gömülmüş, kimi gökyüzüne çekilmiş, kimi de bir kayaya, bir ağaca dönüşmüş.

En çarpıcı kısmı şu: Rüya Zamanı geçmişte kalmış bir dönem değil. Geçmiş, şimdi ve gelecek aynı anda var oluyor bu anlayışta. Stanner bunu tam olarak şöyle özetliyor: "everywhen", yani "her zaman." Zaman bir çizgi değil, bir döngü.

Ama iş sadece kozmolojiyle bitmiyor. Rüya Zamanı aynı zamanda toplumun kendisini nasıl kurduğunu da belirliyor. Kimin kiminle evlenebileceği, kimin kime "kardeş" ya da "amca" diyeceği, hangi arazinin hangi ailenin sorumluluğunda olduğu, hepsi Rüya Zamanı'nın bıraktığı kurallara dayanıyor.

Burada totemcilik devreye giriyor. Bazı topluluklarda, belirli kuşlar ya da ağaçlar, gerçek akraba muamelesi görüyor; bir kadın kendi totemi olan kuşa, tıpkı kız kardeşine seslendiği gibi sesleniyor. İnsan ile doğa arasındaki bağ, mecazi değil, gerçek bir akrabalık bağı sayılıyor.

Kişisel düzeyde de işliyor bu sistem. Bir kişiye "senin Rüyan nedir" diye sorulduğunda, aslında ruhunun hangi atalık varlıktan geldiği, hangi toprağa bağlı olduğu soruluyor. Rüya Zamanı, bir nevi kimlik kartı gibi çalışıyor; kişinin kim olduğunu, nereye ait olduğunu belirliyor.

Bunun batılı din anlayışlarından önemli bir farkı var. Stanner'a göre Aborjin inancında, iyi davranırsan cennete gidersin türünden bir ödül-ceza sistemi yok. Daha çok bir "kabul felsefesi" var; dünyanın zaten olduğu gibi olduğunu, insanın da bu düzenin bir parçası olduğunu kabullenmek üzerine kurulu.

Bu bilgi elden ele, hikâyeyle, şarkıyla, törenle, dansla, resimle geçiyor kuşaktan kuşağa. Hangi mevsimde hangi yiyeceğin nerede bulunacağı bile bu aktarımın bir parçası; yani Rüya Zamanı, hayatta kalmak için gereken pratik bilgiyi de taşıyan bir sistem.

Gökkuşağı Yılanı

Gökkuşağı Yılanı
Gökkuşağı Yılanı

Aborjin kozmolojisinin en yaygın figürü bu. Ama dikkat, tek bir "Gökkuşağı Yılanı" yok; her bölgenin kendi adı, kendi hikâyesi var. Arnhem Land'de Ngalyod, Batı Avustralya'da Wagyl ya da Waugal, başka yerlerde Witij ya da Yurlungur deniyor.

Ortak olan şu: bu dev yılan, sonsuz sulardan çıkıp toprağı yararak nehirleri, vadileri, su birikintilerini yaratmış. Suyla, yağmurla, doğurganlıkla özdeşleştiriliyor.

Batı Avustralya'daki Noongar halkının anlattığı Waugal, bugünkü Perth şehrinin içinden geçen Swan Nehri'ni ve çevresindeki göletleri yaratmış. Yılan toprakta sürünürken vücudunun bıraktığı iz, doğrudan nehir yatağına dönüşmüş. 1836'da bölgeye gelen bir sömürge tercümanı, Noongar halkının yuvarlak taşları "yılanın yumurtaları" diye kutsal saydığını, özenle koruduğunu yazıya geçirmiş.

Arnhem Land'deki Ngalyod ise şekil değiştirebilen bir varlık; kimi resimde timsah başlı, kimi resimde kanguru ya da balık özellikleri taşıyan bir bedenle çiziliyor. Yağmur mevsimi gelip kupkuru su birikintileri birden kuşlarla, balıklarla dolunca, bu değişim doğrudan Ngalyod'un dönüşüm gücüne bağlanıyor.

Bir başka anlatıda, Goorialla adlı yılan kendi halkını arayarak kuzeye doğru günlerce yol alıyor; geçtiği her yerde derin vadiler, dağlar oluşuyor. Sonunda uzaktan bir şarkı sesi duyup kendi halkını buluyor, onlara nasıl giyinileceğini, nasıl dans edileceğini öğretiyor.

Karakteri çift yönlü üstelik. Bir yandan hayat veren, yağmur getiren bir yaratıcı. Öte yandan, kutsal kuralları çiğneyenleri cezalandıran, bazen hastalık ya da fırtına gönderen acımasız bir güç.

Gökkuşağının kendisi de onun yolculuğu sayılıyor; yağmurdan sonra gökyüzünde görünmesi, yılanın bir su kaynağından diğerine geçtiğine işaret ediyor. Bazı anlatılarda gökkuşağının renkleri bile mevsimlerle eşleştiriliyor: mavi kış, kırmızı yaz, sarı ilkbahar, turuncu sonbahar. Bu yüzden bazı topluluklar yağmur mevsiminde belirli sulara yaklaşmaktan kaçınıyor, yılanı rahatsız etmemek için.


Rüya Patikaları

Buna İngilizcede "songline" ya da "dreaming track" deniyor. Kıtayı baştan başa kat eden, gözle görülmez ama şarkıyla işaretlenmiş yollar bunlar. Aborjin bilgi aktarımının belki de en özgün biçimi bu.

Terimi dünyaya tanıtan kişi, 1987'de "The Songlines" adlı kitabı yazan İngiliz yazar Bruce Chatwin. Ama şunu da eklemek lazım: Aborjin bilim insanları ve yaşlılar, Chatwin'in anlatısını yıllardır fazla romantikleştirilmiş, gerçek karmaşıklığı yakalayamamış buluyor. Kendisi de kitabı bir yerde "yarı kurgu" diye tanımlamış zaten. Yine de terim yapışıp kaldı, ben de bu yüzden kullanıyorum.

Fikir şöyle işliyor: Rüya Zamanı'ndaki atalık varlıklar toprakta yürürken, geçtikleri her yeri adlandırmış, şarkı söylemiş. Bu şarkılar kaybolmamış, kuşaktan kuşağa aktarılmış. Doğru sırayla söylendiğinde, bir kişiye çölün ortasında bile nereye gideceğini, hangi kayanın arkasında su olduğunu anlatabiliyor.

Güney Avustralya'da anlatılan "İki Köpek Rüyası" güzel bir örnek. Atalık emu Kuringii, iki atalık çakal tarafından kovalanıyor, sonunda Flinders Dağları eteklerinde öldürülüyor. Kanının aktığı yer, bugün Parachilna'daki değerli kırmızı okra madeninin bulunduğu yer. Yani hikâyenin kendisi, aynı zamanda bu değerli boyar maddenin ticaret yolunu da kodluyor.

Bazı Rüya Patikaları o kadar kalıcı iz bırakmış ki, bugünkü otoyollara dönüşmüş. Perth ile Adelaide arasındaki Nullarbor karayolu, Kimberley ile Darwin arasındaki yol, aslında eski patikaların üzerine inşa edilmiş.

Daha sonra bahsedeceğim Yedi Kız kardeşler hikâyesi de aslında kıtanın en uzun rüya patikalarından birine denk geliyor; batıda Roebourne'den başlayıp doğu kıyısına kadar uzanan bir izlek olarak anlatılıyor.

Erken dönem antropologlar, hiç haritasız yüzlerce kilometre çölü hatasız kat eden Aborjin rehberler karşısında hayrete düşmüş. Bazı araştırmacılar bu geleneği antik Yunan'daki Homeros'un sözlü destan tekniğiyle kıyaslıyor; ikisinde de bilgi, ezberlenebilir bir ritim ve tekrar üzerinden nesilden nesile taşınıyor.


Gökyüzü Efsaneleri

Burada gerçekten şaşırtıcı bir şey var. Pek çok Aborjin dil grubunda, Pleiades yıldız kümesi "Yedi Kız Kardeşler" diye anılıyor, tıpkı Yunan mitolojisinde olduğu gibi. Hikâye de neredeyse aynı: yedi kız kardeş, Orion takımyıldızındaki bir avcı tarafından kovalanıyor.

Tuhaf bir ayrıntı var üstelik. Pleiades'te insan gözüyle genelde altı yıldız seçilebiliyor, yedi değil. Ama hem Yunan hem Aborjin gelenekleri ısrarla "yedi" diyor.

Bazı astronomlar bunun tesadüf olmadığını düşünüyor. Yıldızların gökyüzündeki hareketini geriye doğru hesaplayınca, bu hikâyenin 100 bin yıl kadar eskiye, insanların Afrika'dan çıkışından bile önceye dayanabileceği öne sürülüyor. Eğer doğruysa, bu insanlığın bugüne kadar taşınan en eski hikâyesi olabilir.

Anlatıya göre, Napaljarri adlı gruptan yedi kız kardeş, kendilerini kovalayan yanlış ten grubundan bir adamdan (Jakamarra ya da Jampijinpa) kaçıyormuş. Aborjin hukukunda doğru evlilik grupları hayati önem taşır; bu adamın kız kardeşlerden birine talip olması büyük bir yasakmış. Kızlar kaçarken dünyayı baştan başa kat ediyor, sonunda dik bir tepeden gökyüzüne fırlayarak Pleiades yıldızlarına dönüşüyor. Ama adam pes etmiyor; o da gökyüzüne çıkıp Orion Takımyıldızı hâlini alıyor ve her gece onları kovalamaya devam ediyor.

Üstelik bu şarkı yolunun rotası, çölün ortasındaki gerçek tören alanlarına denk geliyor. Örneğin Warlpiri topraklarındaki Yanjirlypirri adlı yer, bu öyküde adı geçen ve genç erkek erginlenme törenlerinin (Kurdiji) merkezi sayılan kutsal bir nokta.

Aborjin gökyüzünde bambaşka bir şey daha var: Gökteki Emu. Ama bu, Batı astronomisindeki gibi yıldızlardan oluşan bir takımyıldız değil. Samanyolu'ndaki karanlık toz bulutlarının bıraktığı boşluklardan oluşuyor, yani yıldızların kendisinden değil, aralarındaki karanlıktan okunuyor.

Emu'nun gökyüzündeki konumu mevsimi de belirliyor. Belirli bir açıda göründüğünde, bu, kuşun yumurtlama zamanının geldiğini, bu da yumurta toplamak için doğru vaktin geldiğini gösteriyormuş.


YaratıklarBunyip

Bunyip en tanıdık isim herhalde, Avustralya'nın belki de en çok bilinen mitolojik yaratığı. Bataklıklarda, göllerde yaşadığına inanılan bir su canavarı; ama tasviri bölgeden bölgeye o kadar değişiyor ki, bir araştırmacı sadece dokuz farklı bölgesel varyant saymış.

İşlevi çoğunlukla pratik: çocukları tehlikeli sulardan uzak tutmak. "Suya yaklaşma, Bunyip seni kapar" tarzı uyarılar, boğulma riskine karşı gerçek bir güvenlik önlemiydi aslında. Bazı araştırmacılar, soyu tükenmiş dev memelilerin (Diprotodon gibi) fosillerine rastlayan eski Aborjinlerin bu kemiklere Bunyip adını vermiş olabileceğini düşünüyor.

Tiddalik de sevilen bir hikâye. Dev bir kurbağa, susayınca dünyadaki bütün suyu içiyor, kuraklık başlıyor. Hayvanlar onu güldürmeyi başarınca su geri dönüyor. Açgözlülüğün bedelini, paylaşmanın gerekliliğini anlatan, çocuklara özellikle sevilerek aktarılan bir öğreti masalı.

Yara-ma-yha-who ise çok daha ürkütücü. İncir ağaçlarında yaşayan, kırmızı tenli, dişsiz, elleri ayakları vantuzlu küçük bir yaratık. Ağaçtan atlayıp kurbanının üzerine düşüyor, vantuzlarıyla kanını emiyor. Bu hikâyeyi yazıya geçiren kişi David Unaipon; kendisi ilk yayımlanmış Aborjin yazar, mucit, bugün Avustralya'nın elli dolarlık banknotunda resmi bulunan bir isim.

Her yaratık korkutucu değil üstelik, hepsi de aynı işlevi görmüyor. Arnhem Land'de anlatılan Mimi ruhları tam tersi bir örnek. Kakadu ve Nourlangie Kayası çevresinde, 50 bin yıl öncesine uzanan kaya resimlerinde görülüyorlar; o kadar eski ki insan varlığının kıtadaki en eski izlerinden biri sayılıyor.

Mimiler öyle ince, öyle kırılgan bedenli anlatılıyor ki güçlü bir rüzgâr boyunlarını kırabilirmiş. Bu yüzden sadece rüzgârsız gecelerde dışarı çıkıyorlar, gündüzleri kayalardaki çatlaklara üfleyip aralanan yarıklardan içeri süzülüyorlar.

Korkutucu değiller, tam tersine öğretmen sayılıyorlar. Anlatılara göre ilk insanlara avlanmayı, ateş yakmayı, eti pişirmeyi, hatta kaya resmi yapmayı onlar öğretmiş. Yani Aborjin sanatının kökeni bile bir mitolojik figüre bağlanıyor.


Kutsal Topraklar

Uluru için zaten söylemiştim, sadece genel çerçevede kalacağım. Anangu halkı için bu kaya, Tjukurpa denen yaratılış dönemine ait sayısız hikâyenin izini taşıyor; her çatlak, her oyuk, atalık bir olayın kalıntısı sayılıyor. Ama bu hikâyelerin çoğu halka anlatılmıyor, sadece Anangu topluluğunun içinde, doğru kişiye doğru zamanda aktarılıyor.

Bu bilgi paylaşımı rastgele değil üstelik; kimin hangi hikâyeyi ne zaman öğreneceği, yaşına, cinsiyetine, aile bağına göre belirleniyor. Herkese aynı anda açık bir ansiklopedi değil; daha çok kapı kapı ilerleyen bir öğrenme süreci.

Daha açık paylaşılan bir örnek, Blue Mountains'daki Üç Kızkardeşler. Meehni, Wimlah ve Gunnedoo adlı üç kız kardeş, komşu bir topluluktan üç kardeşe âşık olmuş. Ama evlilik yasakmış, iki taraf arasında çatışma çıkmış. Kızları korumak isteyen yaşlı bir adam onları taşa çevirmiş, ama büyüyü geri almadan kendisi ölmüş. Kızlar bugün hâlâ o üç kaya sütun olarak duruyor.

Devil's Marble
Devil's Marble
Başka bir örnekte, Karlu Karlu, yani Devil's Marbles, bana ilginç bir ders verdi. İnternette çok yaygın bir iddia dolaşıyor: bu kayaların Gökkuşağı Yılanı'nın yumurtaları olduğu. Ama bölgenin gerçek sahipleriyle birlikte çalışan bir kaynağa göre bu tamamen uydurma, "yeni çağ" esintili bir masal; yerli sahipler bunu duyunca gerçekten üzülmüş ve rahatsız olmuşlar.

Yaşlıların halka anlatmayı kabul ettiği asıl hikâye farklı: Arrange adlı bir Şeytan Adam bölgeden geçerken kıldan bir kemer örüyormuş, örerken yere düşen tutamlar bugünkü kayalara dönüşmüş.

Ruh ve Ölüm

Burada da tek bir inanç yok. Yanyuwa halkı insanın iki ayrı ruhu olduğuna inanıyor: biri kemiklerde yaşayan, babadan gelen bir ruh, diğeri gölge ya da kalp atışıyla özdeşleşen bir ruh. Arrernte halkının bir kısmı ise tam tersi bir uca gidiyor, ölümden sonra bir hayata dair net bir inanç taşımıyor.

Yine de tekrar eden bazı ortak pratikler var. "Sorry Business" denen uzun bir yas dönemi, topluluğun birlikte yas tutmasını sağlıyor; bu süre boyunca normal hayat bir kenara bırakılıyor, bütün topluluk kayıp için bir araya geliyor.

Pek çok grupta ölen kişinin gerçek adı uzun süre, bazen yıllarca anılmıyor; bunun yerine "Kunmanara" ya da "Kwementyaye" gibi geçici bir isim kullanılıyor. Sebep şu: adının söylenmesinin ruhu rahatsız edeceğine, onu huzursuz bir şekilde geri çağırabileceğine inanılıyor.

Bazı topluluklarda "tütsüleme töreni" de yas sürecinin parçası; yanan bitkilerin dumanından geçirilen kişiler ve eşyalar, ölen kişinin ruhundan arındırılmış sayılıyor.

"Ülkeye Dönüş" pratiği de yaygın; kişinin kendi atalık toprağına gömülmesi, ruhunun huzura ermesi için önemli sayılıyor. Bazı topluluklarda ruhun gökyüzüne, bazılarında belirli bir kutsal yere, bazılarında da yeniden doğacağı bir bekleme yerine gittiğine inanılıyor.


Yazı Dışı

Diğer mitolojilerden farklı olarak burada tahtta oturan, altında memur tanrılar olan bir hiyerarşi yok, tek bir en yüksek tanrı ya da tek bir kutsal kitap da yok. Güç doğrudan toprağın kendisine gömülü; her nehir, her kaya, kendi atasının izini taşıyor.

Bu yazıyı hazırlarken beni en çok etkileyen şey, Karlu Karlu'daki o küçük ders oldu. Bir hikâyenin ne kadar yayıldığı, onun doğruluğunu göstermiyor; asıl önemli olan, o hikâyenin sahiplerinin ne anlatmayı seçtiği.

Bunu yazarken sık sık durup kendime sordum: bu bilgiyi paylaşmak uygun mu, yoksa saygısızlık mı? Elimden geldiğince dikkatli davrandım. Yine de bazı yanlışlarım varsa şimdiden özür diliyorum.

Ayrıca hikâyeyi daha canlı hissetmek isteyenler için: Yedi Kız Kardeş hikâyesini ateşin başında sesli olarak dinlemek isterseniz, bu bağlantıya göz atabilirsiniz. Sayfada bulunan "Back to Map" butonuna tıklayarak diğer hikâyelere de ulaşabilirsiniz.

Sonraki mitoloji durağımızda görüşürüz.

Yorum yap