Hem blogun 2. yazısı hem de yeni bir serinin (Mitoloji Anatomisi) başlangıcı olan bu yazıda Türk Mitolojisini inceleyeceğiz. Sizlere dilim döndüğünce anlatacağım. Başlayalım.
Öncelikle Türk mitolojisinin devasa bir coğrafyadan çıktığını anlamamız gerekli. Sibirya'nın bozkırlarından Altay Dağları'na kadar uzanan bir coğrafyadan söz ediyoruz. Bu alan o kadar geniş ki tek doğru anlatı aramak boşuna. Boylara, coğrafyaya ve zamana göre yüzlerce farklı varyant çıkıyor ortaya. Göktürk, Altay, Yakut (Saha), Hakas, Tuva, Kırgız, Kazak ve Oğuz gibi birçok farklı geleneğin birleşimi söz konusu olduğundan tek bir "kesin sistem" aramak yerine bölgesel zenginlikleri görmemiz gerekiyor. Yine de bu dağınıklığın arkasında ortak bir anlayış var: doğadaki her varlığı kendisiyle eşit gören, eşsiz bir yaşam felsefesi. Ama önce her şeyin nasıl başladığını anlamalıyız.
Her Şey Nasıl Başladı?
Türk mitolojik anlatılarına göre evrenin başlangıcı,
şekilsiz ve sonsuz bir su kütlesinden ibaretti. Ne yer ne de gök vardı. Sadece
uçsuz bucaksız kaos hüküm sürüyordu.
Elimizde bu sonsuz sulardan dünyanın nasıl ortaya çıktığına
dair farklı derlemelerden gelen cevaplar var.
Wilhelm Radloff Derlemesi'ne göre başlangıçta yalnızca su vardır. Tanrı (Kuday) ve
"Kişi" adında ilk varlık, suyun üzerinde iki kara kaz gibi
uçmaktaydılar. Tanrı sakinken bu "Kişi" kibirlenir, rüzgar çıkarıp
Tanrı'nın yüzüne su sıçratır. Kendini daha güçlü sanıp daha yüksekte uçmak
ister ama gücü yetmeyince suyun dibine batıp boğulma tehlikesi yaşar. Tanrı’dan
yardım dileyince, Tanrı sudan bir taş yükseltir ve ikisi de bu taşa oturur.
Ardından Tanrı, Kişi’ye suya dalıp dipten toprak çıkarmasını söyler. O toprak
suyun üzerine serpilerek yeryüzü oluşturulur.
Vasili Verbitskiy Derlemesi'ne göre ise yaratıcı güç
Ülgen, sonsuz boşlukta uçarken konacak bir yer bulamaz. Gökyüzünden bir ses ona
"önündeki nesneyi yakala" der. Ülgen su yüzeyine çıkan ilk taşı
yakalayıp üzerine oturur. Tam dünyayı nasıl yaratacağını düşünürken, suların
içinden ışıktan bir kadın figürü yükselir: Ak Ana. Ak Ana, Ülgen’e yaratılışın
ilk ilhamını ve formülünü fısıldayıp sulara geri döner.
Ak Ana, Ülgen'e der ki:
"Yaratmak istiyorsan, sen de Yaratıcı olarak şu kutsal
sözü öğren! De ki hep, 'Yaptım oldu!' Başka bir şey söyleme! Hele yaratır iken,
'Yaptım olmadı!' deme!"
Ülgen bu sözü aklından çıkarmaz; "Yaratılsın yer!", "Yaratılsın gök!" diyerek evreni inşa eder. Biz ölümlülere de şu felsefi öğüdü bırakır:
"Var olana yok demeyin; varlığa
yok deyip de yok olup gitmeyin."
Hatırlarsanız Wilhelm Radloff'un derlemesinde Tanrı'ya kafa tutan bir "Kişi" vardı. İşte bu varlık, yeryüzü yaratılırken toprağın bir kısmını kendi dünyasını kurmak için ağzında saklamış. Ancak toprak ağzında büyüyüp onu boğma noktasına getirince mecburen dışarı tüküyor. İşte yeryüzündeki dağlar, engebeler ve vadiler bu tükürükle oluşur. Tanrı bu itaatsizliğe kızarak ona "Erlik" adını verir ve onu yer altı dünyasının yöneticisi yapar.
Hayat Ağacı
Türk mitolojisine göre dünya öyle kendi haline bırakılmış,
başıboş bir yer değildir. Tam merkezinde her şeyi birbirine sımsıkı bağlayan
dikey bir direk, yani bir Hayat Ağacı bulunur. Evrenin tüm katmanları da bu
ağacın etrafında üç ana bölgeye ayrılır:
- Üst
Dünya (Gök): İnanç sistemine göre ulu yaratıcı güçlerin ve iyiliksever
ruhların yaşadığı, aydınlığın merkezi olan göksel katlar.
- Orta
Dünya (Yeryüzü): Bizim, hayvanların ve doğa ruhlarının (İyelerin)
yaşadığı fiziksel alan.
- Alt
Dünya (Yer Altı): Erlik Han’ın ve onun "körmös" adı verilen
kötücül ruhlarının yaşadığı karanlık bölge.
Bu üç dünyayı birbirine bağlayan devasa merkez ağacına
Bayterek, Uluğ Kayın veya Turuğ da denir. Farklı anlatılarda yedi, dokuz veya on
iki dalı olduğu söylense de en yaygın kabule göre dokuz dallı bir yapıya
sahiptir. Bu dokuz dal sekiz yönü, sekiz rüzgarı ve sekiz ruhsal kapıyı
dengeler. Ağacın kökleri yer altına iner, gövdesi yeryüzünü tutar, dalları ise
göksel saraylara kadar uzanır. Türkler en çok ak kayın ağacını kutsal sayarken,
Yakutlar karaçamı kutsal görür.
Şaman (Kam) ise törenlerde transa geçtiğinde bu ağacı göğe
tırmanmak için bir merdiven olarak kullanır. Ritüellerde çadırın ortasına dokuz
basamaklı (çentikli) bir kayın ağacı dikilir ve şaman davulunun ritmiyle
sembolik olarak göğün katlarını aşar.
Hayat Ağacı’nın en tepesinde, göğün kapısını bekleyen kozmik
kuşlar tüner. Özellikle Yakut anlatılarında altın kanatlı ve bakır tırnaklı,
çift başlı bir ulu kartal olan Öksökö karşımıza çıkar. Benzer şekilde
bazı Orta Asya anlatılarında ise İran mitolojisinin de etkisiyle Simurg
geleneğine yaklaşan Semrük figürünü görürüz. Bu ulu kuşlar bir kanadıyla
güneşi, diğeriyle ayı kaplayarak zıtlıkların birliğini simgeler ve hakanlara
ilahi mesajlar ileten birer elçi olarak kabul edilirler.
Ruhlar Dünyası ve Koruyucular
Eski Türk inancında doğadaki her varlığın canlı bir ruhu,
bir "sahibi" vardır. Bunlara İye denir. Koruyucu ruhu olmayan,
tinsellikten yoksun yerler için bugün bile kullandığımız "Issız"
(İyesiz) kelimesi buradan gelir.
Doğaya saygısızlık yapıldığında iyeler öfkelenir ve
insanları cezalandırır. Her doğal alanın kendine has bir iyesi bulunur:
- Yer
İyesi: Toprağın ruhudur. Eskiden hasat bittikten sonra toprağa
teşekkür etmek için sunulan buğdaya "Kefşan" denirdi. Bir insan
yere düşüp yaralandığında toprağın rızasını almak için oraya yağ veya tuz
dökülürdü.
- Orman
ve Kır İyesi: Ormanı afetlerden koruyan, yalnız ağaçlarda yaşayan uzun
elli, kır sakallı ihtiyarlar olarak tasvir edilirler.
- Su
Dünyasının Ruhları: Eski Türkler bilmedikleri bir suya girmeden önce
saçlarından bir tel veya giysilerinden bir ipi suya atıp "Sana
yağlık, bana sağlık" derlerdi. Bataklıklarda yaşayan Su Dedesi ve
pınarları koruyan Çeşme İyesi gibi figürler suyun kutsallığını korurdu.
- Ev
ve Günlük Yaşam Ruhları: Ahırdaki hayvanları koruyan Ahır İyesi,
hamamları bekleyen Munça İyesi ve eski kazanların içinde yaşayan Kazan
İyesi gibi her detayın bir koruyucusu vardı.
Zamanla İslamiyet'in kabulüyle bu inanışlar tamamen
kaybolmadı; kötü ruhlar zamanla "cin" kavramıyla, iyi ruhlar ise halk
kültüründeki "erenler" veya "evliyalar" inancıyla
birleşerek yaşamaya devam etti.
Türk Mitolojisinde Hayvanlar
Göçebe kültüründe hayvanlar sadece birer av veya besin
değildi; onlar aynı zamanda rehberlerdi.
Bozkurt (Börü): Kurt, sadece bir sembol değil, soyun türediği kutsal bir atadır. Gökyüzünün mavi rengiyle bağdaştırılarak Gökbörü de denen bu varlık, destanlarda yok olmak üzere olan Türk soyunu kurtarıp büyüten dişi bir ata (Asena) ya da zor zamanlarda ordulara yol gösteren bir kılavuzdur. Göktürk kağanlarının çadırlarının önüne altından kurt başlı sancaklar dikmesi bu inancın bir göstergesidir.
Tulpar: At, Türkün adeta kanadıdır. Mitolojide asil atların kökeni gökyüzündeki "Süt Ak Gölü"nden çıkan ejderha soylu kanatlı atlara, yani Tulparlara dayanır. Savaşçıların atlarıyla gömülme sebebi de öteki dünyada ruhlarını tanrının makamına uçuracağına inanılmasıdır. Özellikle Kazak halk anlatıları gibi bazı geç dönem bölgesel rivayetlerde ise Hızır'ın bu atların kaçmasını önlemek için kanatlarını kırdığı ve onları yeryüzündeki kısraklarla çiftleştirdiği anlatılır.
Türk Mitolojisinde Canavarlar
Tabii bütün varlıklar iyicil değil. Şimdi Türk
mitolojisindeki kötücül varlıkları tanıyalım.
Tepegöz
Kaf Dağı'nın acımasız sakinidir. Dede Korkut hikayelerine göre bir çobanın pınar başında bir peri kızıyla karşılaşmasından doğan bu canavar tek gözlüdür. Parmağındaki o yaralanmazlık veren tılsımlı yüzüğü de ona peri olan annesi takmıştır.
Yelbegen
Onlar bozkırın devleridir. Altay destanlarında karşımıza
çıkan bu varlıklar; insan biçimli, simsiyah ya da sapsarı, üç, yedi veya tam on
iki başlı devasa yaratıklardır. En büyük düşmanları atlardır. Eski Türkler
Güneş ve Ay tutulmalarını bile bu obur devlerin gökyüzünü yutması olarak görürdü.
İtbarak
Köpek başlı insanlardır. Türklerin kuzeybatıdaki o zifiri
karanlık ülkede yüzyıllar boyunca acımasızca savaştığı, vücutları tamamen
tüylerle kaplı olan mitolojik bir kavimdirler. Güçleri akıl almaz boyuttadır.
Öyle ki, koca orduları dize getiren Oğuz Kağan bile onlara karşı
yaptığı bir akında ağır bir yenilgi almış ve dağlar arasındaki bir nehrin
ortasında bulunan küçük bir adacığa sığınmak zorunda kalmıştır.
Al Karısı
Karanlığın dişil kabusudur. İslam öncesi Türk inancının
kendine has, bağımsız bir demonolojik figürü olan bu varlık, lohusa kadınların
ve yeni doğan bebeklerin can düşmanıdır (Cin kavramı bu figürle çok sonradan
İslamiyet etkisiyle ilişkilendirilmiştir). Bazen kanatlı bir canavar, bazen de upuzun saçlı bir
hayalet şeklinde tasvir edilir.
Türk Panteonu
Peki buraya kadar bahsettiğimiz sistemin yöneticileri
kimdir? Kim neyi kontrol ediyor? Gelin, o büyük aileyi yakından tanıyalım.
Mitolojideki tanrıların çoğu insansı şekillerde betimlenirken, her şeyin en başında zamandan ve mekandan tamamen bağımsız duran yüce bir güç var: Tengri yani Gök Tanrı. İnanışa göre doğadaki her varlığın, insanın, hayvanın, bitkinin kendine ait bir ruh enerjisi, yani "tin"i vardır; Tengri de bunların en büyüğü, kaynağı sayılır. O, hiçbir kalıba ya da insansı şekle sığmaz; sadece Mavi Gök olarak anılır. Bu büyük inanç eski Moğollarda da o kadar güçlüydü ki Cengiz Han kendisini Gök Tanrı'nın yeryüzündeki vekili sayıyor, fermanlarına doğrudan "Sonsuz Gök'ün dileğiyle..." diyerek başlıyordu.
Tengri inancının yanında, özellikle Altay geleneklerinde en
üst perdede karşımıza çıkan ulu bir figür daha vardır: Kayra Han. Bazı
araştırmacılara göre Kayra Han doğrudan Tengri'nin bir görünümü veya onunla
aynı varlıkken, bazı anlatılarda ise her şeyin asıl yaratıcısı olarak geçen
tanrıdır. Yine bazı Altay anlatılarına göre gökyüzünün 17. katında (ki bu kat
sayısı anlatıya göre 7, 9 veya 16 olarak değişebilir) altın bir tahtta oturur.
Yeryüzünü var ettikten sonra, yeri ve göğü birbirine bağlayan o meşhur yaşam
ağacını, yani "Uluğ Kayın"ı diken de odur. Bu ulu ağacın dokuz
dalından dokuz insan türemiş, onlardan da bugünkü büyük boylar meydana
gelmiştir.
Altay anlatılarının bir kısmında Kayra Han'ın emirlerini
yerine getirmekle görevli Ülgen, Erlik, Mergen ve Kızagan adında dört çocuğu
olduğu söylenir. Ancak bu soyağacı evrensel bir kural değildir; kimi Türk
boylarının geleneklerinde Kayra Han hiç geçmez ve Ülgen doğrudan tek yaratıcı
olarak kabul edilir.
Ancak bu panteon figürlerinden Erlik, yaratılış
sırasında yaratıcı güce kafa tutup bencilce davranınca büyük bir cezaya
çarptırılır ve yeraltı dünyasının en alt katına sürülerek oranın acımasız
efendisi yapılır. Erlik Han artık yeraltı dünyasının, karanlığın ve ölümün
simgesidir. Şaman dualarında bazen ona korkudan "Kayrakan" diye
seslenilse de o, emrindeki dokuz güçlü boğasıyla kara çamurdan ya da demirden
yapılmış sarayında yaşar. İnsanların gözyaşlarından oluşan nehirlerin
birleştiği o korkunç sularda ölülerin ruhlarına hükmeder. Erlik, tek tanrılı
dinlerdeki şeytan figürleri gibi doğrudan "günahkarlara ceza veren bir
cehennem celladı" değildir; o daha çok yeraltı ölüler ülkesinin acımasız
hükümdarıdır.
Gelelim Güneş'in ve Ay'ın ötesindeki Altın Dağ'da oturan Ülgen'e.
O, Erlik'in tam zıttıdır; gök olaylarını, hava durumunu, doğurganlığı ve
iyiliği yönetir. İnsanoğlu yaratıldıktan sonra onlara ateş yakmayı öğreten
bilge, uzun saçlı bir figürdür. Elindeki ulu yayla şimşekler fırlatır, iyilik
yapmayı çok sever. Bazı Altay anlatılarına göre dünyayı sırtında taşıması için
üç devasa balık yaratan da odur.
Gökyüzünün yedinci katında ise akıl, zeka ve felsefe tanrısı
olan Mergen oturur. Mergen, insanlara doğru yolu bulmaları için anlayış
ve bilim verir. Özellikle Yakut ve Altay geleneklerinde görülen bu yedinci kat,
aynı zamanda insanlara yaşam enerjisi veren kutsal dişil güç Gün Ana’nın
da mekânıdır. Ayın ışığını simgeleyen Ay Ata ise onların bir alt
katında, yani gökyüzünün altıncı katında yaşar. Göğün dokuzuncu katında ise
devasa ordularıyla bilinen savaş tanrısı Kızagan Han bulunur.
Tabii ki panteon sadece erkek tanrılardan oluşmuyor; bu sistemin kalbinde harika dişil güçler de var. En başta gelen Umay Ana, doğurganlığın, annelerin ve masum çocukların kutsal koruyucusudur. Genellikle görkemli bir kadın, ışık veya kuş şeklinde tasvir edilir.Türkler ona çocukları koruması için hep adaklar adardı.
Bir diğer doğum tanrıçası olan Kübey Hanım ise Yaşam
Ağacı'nın içinde yaşar. Yeni doğum yapan kadınları kötü ruhlardan korur, Süt
Gölü'nden getirdiği kutsal sütü bebeğin ağzına damlatarak onun dünyaya
gelmesini sağlar ve çocuğa asıl ruhunu verir. Varoluşun en başındaki o sonsuz
sulardan yükselip Tanrı Ülgen'e yaratma ilhamını fısıldayan ışık bedenli, balık
kuyruklu Ak Ana'yı da unutmamak gerekir. O, hayatın başlangıcına can
veren ilk dişil güçtür.
Günlük hayatı ve doğayı doğrudan etkileyen diğer güçler de
bu düzende yerini alır. Türk halklarının bir kısmında doğrudan
"Güneş" kelimesinin kendisi olan ve güneşin yaşam enerjisini
simgeleyen Kuyaş, suların derinliklerini koruyan Maygıl, normalde
kötücül bir ruh (Albıs) olarak bilinse de bazı anlatılarda savaşın hiddetiyle
bağdaştırılan Elbis bu düzende yer bulur.
Bunun yanında rüzgarları kontrol eden Yel Ana ile Yel İyesi,
ateşin ve evlerin koruyucusu olan Alaz Han ile Od Ata, şamanları gözetleyen
şahin tanrı Bürküt Ata, bozkırın ulu gücü Boz Tengri ve güzelliğiyle bilinen
Ayzıt gibi daha onlarca kutsal varlık bu büyük panteonun parçasıdır. Son
olarak, kimi kaynaklarda efsanevi bir soy atası olarak geçen köpek biçimindeki tanrı Barak
Ata da bu zengin dünyanın en sıra dışı parçalarından biridir. Eski
Türklerin inancında her şey canlıydı; gökten yere, ateşten suya kadar her gücün
arkasında dünyayı dengede tutan bir ruh vardı.
Yazım bu noktada son buluyor. Tüm Türk mitolojisini tek yazıda anlatmak imkansızdır. Olabildiğince çok şeye değinip fikir sahibi olmanızı istedim. Sonraki mitoloji yazım ise Çin
mitolojisi olacak. Buraya kadar okuduğun için teşekkürler :)
.webp)



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Düşüncelerini paylaşmaktan çekinme.