Ezop Dili: Türkiye Hâli
Ezop dilinin ne olduğunu, dünya tarihinde nasıl tekrar tekrar icat edildiğini bir önceki yazıda anlatmıştım: Çarlık Rusyası'ndan Nazi Almanyası'na, Qing Çin'inden McCarthy döneminin Hollywood'una kadar. O yazımı okumayanlar bu bağlantıdan ulaşabilirler. Şimdi merceği daraltıyorum, sadece Türkiye'ye bakacağız.
Cumhuriyet'in ilanından bugüne, yüz yılı aşkın bir süre boyunca yazarlar, yönetmenler, çizerler ve son dönemde sıradan sosyal medya kullanıcıları, söyleyemediklerini nasıl söylediler?
Bu hikâye aslında Cumhuriyet'ten önce başlıyor. Türk basınında sansürün kökü 1876'ya kadar uzanıyor, 1908'de II. Meşrutiyet'le kısa süreliğine kalkıyor, sonra geri geliyor, sonra yeniden şekil değiştiriyor.
Cumhuriyet, yani, sıfırdan bir sansür geleneği kurmadı; devraldığı bu mirası kendi araçlarıyla yeniden şekillendirdi. Aşağıda göreceğimiz her isim, aslında bu uzun çizginin farklı bir noktasında duruyor.
1923-1950: Tek Parti Dönemi
Tek parti döneminin en çarpıcı örneği bir kitap ya da film değil, bir dergi. 1946'da Aziz Nesin, Sabahattin Ali ve Rıfat Ilgaz birlikte Marko Paşa adlı bir mizah dergisi çıkarmaya başladı. Dergi doğrudan hükümeti hedef alıyordu, kapatılması an meselesiydi. Nitekim kapatıldı.
Ama üçlü pes etmedi, aynı ekip, aynı çizgiyle derginin adını değiştirip yeniden çıkardı: Merhum Paşa, sonra Malum Paşa, sonra Yedi-Sekiz Hasan Paşa, sonra Hür Marko Paşa, sonra Bizim Paşa, sonra Ali Baba ve Kırk Haramiler.
Her kapatmada yeni bir isim, aynı ruh; bu, en saf hâliyle bir "perde" taktiği. Sansür kurumu ismi hedef alıyor, içerik ise ismin arkasında hayatta kalmaya devam ediyor.
Sabahattin Ali bu dönemde bedel de ödedi: "Sırça Köşk" adlı kitabı İsmet İnönü döneminde yasaklandı, Rıfat Ilgaz'ın "Sınıf" adlı şiir kitabı ise 1944'te toplatılıp kendisi altı ay hapis yattı.
Sabahattin Ali'nin kendi kariyeri, aslında Ezop dilinin en dolambaçlı Türkiye örneklerinden birini saklıyor. Genç yaşta, Nihal Atsız'ın çıkardığı Türkçü-Turancı Atsız Mecmua'da şiirler yayımladı; üstelik bunların bir kısmını hapisteyken, sansür ve editoryal baskı altında yazdı.
Yakın tarihli bir akademik makale, bu şiirleri Loseff'in çerçevesiyle okuyor: yüzeydeki coşkulu milliyetçi övgü bir perdeydi, şiirin ritmik ve mistik yapısındaki tasavvufi alt katman ise gerçek sesini koruyan bir işaretti. Kendisini hiç ait hissetmediği bir ideolojik dergide, kendi iç sesini gizli bir kod olarak saklamış yani.
Bu ortaklık uzun sürmedi. 1944'te Atsız, dönemin başbakanına yazdığı açık mektupta Sabahattin Ali'yi diğer birkaç isimle birlikte komünistlikle suçlayıp "vatan haini" diye niteledi. Sabahattin Ali, Atsız'ı hakaretten mahkemeye verdi; dava, döneme adını veren "Türkçülük-Turancılık Davası"na dönüştü, Atsız dört ay hapis cezası aldı (ertelendi).
Önce bir milliyetçi derginin sayfalarında kendi sesini bir perdenin arkasına saklamış, sonra da o derginin editörü tarafından açıkça, hiçbir perde olmadan ihbar edilmişti. Garip bir kader.
Sabahattin Ali'nin izleri, dönemin başka bir yazarının hayatında da beklenmedik bir şekilde çıkıyor karşımıza. Kemal Tahir, 1938'de "askeri isyana teşvik" suçlamasıyla tutuklandı; suçlamanın gerekçesi, astsubay kardeşi Nuri Tahir'e Sabahattin Ali'nin bir kitabını vermiş olmasıydı.
Kemal Tahir, Nazım Hikmet'le birlikte yargılandığı bu davada 15 yıl hapis cezası aldı, gerçekte 12 yıl (1938-1950) yattı. Cezaevinde kendi adını kullanması yasaktı; bu yüzden mizah öyküleri ve polisiye romanlar yazıp bunları Körduman, Bedri Eser, Samim Aşkın gibi takma isimlerle yayımladı, hatta bir Amerikan polisiye dizisini bile bu isimlerle çevirdi.
Bu, kelimenin tam anlamıyla bir kimlik perdesiydi: yazar var, ama adı yok. 1954'e kadar "Kemal Tahir" imzasını hiçbir eserinde kullanamadı.
Aynı dönemde bambaşka bir yol izleyen bir isim daha var, tam bir kontrast noktası: Nazım Hikmet. Nazım, perdeye pek sığınmadı, doğrudan yazdı.
1938'de 28 yıl 4 ay hapis cezası aldı, gerçekte 12 yıl 7 ay yattı, 1950'de aftan yararlanıp çıktı, sonra vatandaşlıktan çıkarılıp Sovyetler Birliği'ne sürgün edildi, 1963'te Moskova'da öldü, bir daha hiç Türkiye'ye dönemedi.
Nazım'ın hikâyesi, aslında Ezop dilinin neden var olduğunu tersinden gösteriyor: örtmeyenin bedeli, örtenden çok daha ağır oluyor.
1950-1961: Kısa Bir Pencere
1950'de çok partili hayata geçildi, basın üzerindeki baskı görece hafifledi. Aynı yıl genel af çıktı, Kemal Tahir on iki yıl sonra hapisten çıktı. Ama takma isim alışkanlığı hemen bitmedi; kendi adını ancak 1954'te, "Göl İnsanları" adlı uzun öyküsüyle yeniden kullanabildi.
Bu dönemde Kemal Tahir, sonradan onu en çok tanımlayacak yola girdi: tarihi roman. Osmanlı'nın kuruluş dönemini anlatan eserleri, akademik makalelerde bugün hâlâ "ulusal alegori" başlığı altında tartışılıyor; tarihi kılıf altında güncel ideolojik meseleleri işliyordu.
Ama bu özgürlük penceresi göründüğü kadar geniş değildi. 1955'te, 6-7 Eylül olaylarının hemen ardından, Kemal Tahir yeniden gözaltına alındı; bu sefer suçlama, azınlıklara yönelik saldırıların komünistler tarafından tertiplendiği iddiasıydı. Aziz Nesin de aralarında olmak üzere altmış kadar yazar ve aydınla birlikte altı ay daha hapis yattı.
1961 Anayasası yürürlüğe girer girmez, ilk tutuklanan gazeteci de yine tanıdık bir isim oldu: Aziz Nesin. 1 Mart 1961'de Vatan gazetesindeki bir yazısı yüzünden gözaltına alındı. Yani yeni anayasanın mürekkebi kurumadan, sistem eski alışkanlığına geri döndü.
Tam bu yıllarda, şiirde de sessiz bir başkaldırı yaşanıyordu, ama tamamen farklı bir yöntemle. 1954'te Yeditepe dergisinde, sonra 1956'da Pazar Postası'nda yayımlanmaya başlayan bir grup şair, sonradan "İkinci Yeni" adını alacak bir akım kurdu: Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar, İlhan Berk, Ece Ayhan.
Bunların bir siyasi manifestosu yoktu, tam tersine kendilerini bilinçli olarak siyasetin dışında tutmaya çalışıyorlardı. Ama şiiri o kadar kapalı, o kadar imgeye boğulmuş bir dile taşıdılar ki, "ne söylendiği" değil "nasıl söylendiği" öne geçti.
Ece Ayhan bu tavrı kendi adıyla teorileştirdi, buna "sivil şiir" dedi ve iktidarın şiiri kendi hegemonyasının bir parçası yapmasına izin vermeyi doğrudan reddetti. Perde burada sansürden kaçış değildi, iktidarın diline hiç girmemek için inşa edilmiş bir dildi.
1961-1980: Muhtıra Yılları
Bu yirmi yıl, Kemal Tahir'in en verimli dönemi oldu. "Devlet Ana" adlı romanı, Osmanlı Beyliği'nin kuruluş yıllarını anlatıyordu ama kitap, döneminde solun kendi içindeki "Türk usulü sosyalizm mi, evrensel Marksizm mi" tartışmasına bir cevap niteliği taşıyordu.
Akademik makalelerde bugün hâlâ bu yüzden "ulusal alegori" başlığı altında tartışılıyor, tarihi kılıf altında güncel bir ideolojik kavgayı taşıdığı için.
Aynı dönemde Aziz Nesin de kalemini bırakmadı; 1961'de yazdığı "Zübük" romanı, on dokuz yıl sonra sinemaya uyarlanacak, çok daha geniş bir kitleye ulaşacaktı.
Sinemada da yeni bir isim sahneye çıktı: Yılmaz Güney. Erken dönem filmlerinden "Umut" (1970), bir faytoncunun yoksulluğunu anlatıyordu; sansür kurulu filmi tam da bu yüzden yasakladı.
Gerekçeler bugün okununca neredeyse gülünç: faytoncunun eski, yamalı kıyafetlerinin "yoksulluk propagandası" sayılması, bir polis karakolu sahnesinde zengin bir araba sahibinin soruşturulmayacağı izleniminin verilmesi, sabah namazının güneş doğarken kılınması.
Film Türkiye'de yasakken kaçak yollarla Cannes'a gönderildi, Güney hakkında dava açıldı. Bu, Güney'in sonraki on yılda çok daha ustaca kullanacağı bir mücadelenin başlangıcıydı. Aslında Türk sinemasında sansür Güney'den de eskiydi; ülkenin ilk yerli filmi sayılan 1919 tarihli "Mürebbiye" bile, o dönem bile yasaklanmıştı.
Aynı yıllarda, sazı elinde köy köy dolaşan ozanlar da kendi versiyonunu buldu. Türk halk müziğinde çok eski bir gelenek var, "taşlama": bir kişiyi ya da bir durumu, adını hiç anmadan, dolaylı bir benzetmeyle iğnelemek.
Aşık Mahzuni Şerif bu geleneği doğrudan güncel siyasete taşıdı; 1971 muhtırasının ardından kurulan hükümete "Erim Erim Eriyesin" diye seslendi, "Katil Amerika" gibi türkülerle defalarca hapse girdi. Selda Bağcan ise 1972'de TRT tarafından tam yirmi yıl sürecek bir yayın yasağına çarptırıldı; "Koçero" adlı bir şiiri besteleyip söylediği için hapis bile yattı.
Burada perde çok inceydi, çünkü bu şarkılar çoğu zaman gizlenmiyordu, doğrudan söyleniyordu; ama bazen bir işçi türküsü, bazen bir aşk türküsü kılığına girip sansürcünün elinden kayıp gidiyordu. Bedeli de ağır oldu: 12 Eylül'den sonra Cem Karaca, Melike Demirağ ve Şanar Yurdatapan gibi isimler vatandaşlıktan çıkarıldı, yıllarca Almanya'da sürgün yaşadı.
1980-1990: 12 Eylül'ün Gölgesinde
12 Eylül sabahı, Türkiye'de sanat ve basın üzerindeki baskı bambaşka bir boyuta sıçradı. Darbenin ardından binlerce dava açıldı, binlerce gazeteci ve yazar mahkeme kapılarında sıraya girdi, yüzlerce yayın toplatıldı.
Böyle bir ortamda gazeteler tuhaf bir çözüm buldu: "suya sabuna dokunmayan" haberler yapmaya başladılar. Yani sansüre karşı verilen cevap, kelimenin tam anlamıyla bir perde inşa etmekti; artık haber bile bir perdenin arkasında yazılıyordu.
Yılmaz Güney'in kendisi, bu bölümün en karmaşık ismi. Sinemadaki Ezop dili tekniği açısından önemli bir figür olması, kişisel geçmişindeki karanlık olayları görmezden gelmeyi gerektirmiyor.
1974'te bir gazino tartışmasında savcı Sefa Mutlu'yu vurarak öldürdü, mahkeme onu bu suçtan mahkûm etti, 19 yıl hapis cezası aldı. Bundan önce de, eşi oyuncu Nebahat Çehre'ye yönelik şiddet olayları vardı; yapımcı Abdurrahman Keskiner'in anlattığına göre, 1966'da "Eşrefpaşalı" filminin çekiminde Güney, Çehre'nin başına bir bardak koydurup gerçek silahla nişan aldı ve ateş etti, sonraki bir olayda ise onu arabayla ezip köprücük kemiğini kırdı.
Bunları anmadan onun hikâyesini bir kahramanlık masalına indirgemek, gerçeği eksik anlatmak olur.
Yine de sinemadaki tekniği açısından bakıldığında, hapisteyken de sinemayı bırakmadığı doğru. "Sürü" filminin senaryosunu hapisteyken yazdı, filmi Zeki Ökten çekti; sansür kuruluna sunmak için de özel olarak ayrı, "temiz" bir senaryo yazdırdı, asıl çekilen film bambaşkaydı.
Sansür kurulunun önüne bir perde koydu, gerçek filmi o perdenin arkasında çekti. Kemal Tahir kırk yıl önce kendi adını takma isimlerin arkasına saklamıştı; Güney ise kendi adını, gerçek yönetmenin adının arkasına sakladı.
1981'de "Yol" filminin senaryosunu da yine hapisteyken yazdı, çekimi Şerif Gören yönetti. Aynı yılın Ekim ayında, izinli olarak çıktığı Isparta'daki cezaevinden, Antalya'nın Kaş ilçesi üzerinden Yunanistan'a, oradan İsviçre'ye, sonra Fransa'ya kaçtı, bir daha Türkiye'ye dönmedi.
"Yol"un ham görüntüleri gizlice Fransa'ya kaçırılıp Güney'e ulaştırıldı, filmin son kurgusunu orada kendisi yaptı. Film 1982'de Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye kazandı, bu ödülü alan ilk Türk filmi oldu; ama bu başarı, yukarıda anlatılan geçmişi silmiyor. Güney, 1984'te Paris'te, elli bir yaşında mide kanserinden öldü.
1980'de, Aziz Nesin'in on dokuz yıl önce yazdığı "Zübük" romanı, Kemal Sunal'ın başrolünde beyazperdeye taşındı. Film, kurgusal bir fırsatçı siyasetçiyi anlatıyordu ama film eleştirmenleri ve izleyiciler, karakterin söz ve tavırlarında dönemin gerçek siyasetçilerini, özellikle Süleyman Demirel ile Necmettin Erbakan'ı görüyordu.
Kimse ekranda "bu Demirel'dir" yazmıyordu, buna gerek de yoktu; perde komedi, işaret ise seyircinin zaten tanıdığı jestler, sözler, tavırlardı.
1990-2000: Kimlik ve Bellek
Doksanlarda sinema, daha önce pek dokunulmayan bir alana açıldı: Kürt meselesi. "Mem û Zîn", klasik bir Kürt aşk destanının (17. yüzyıl şairi Ehmedê Xanî'nin eseri) sinema uyarlamasıydı; ayrılık, yasak ve bölünmüşlük temalarını, doğrudan güncel siyasete değinmeden, klasik bir epik kılığında işliyordu.
Bu, Osmanlı ve Nazi bölümlerinde defalarca gördüğümüz "tarihi kostüm" tekniğinin bir başka versiyonuydu; yüzyıllar öncesine ait bir aşk hikâyesi, güncel bir halkın kaderini anlatmanın güvenli yoluydu.
Aynı on yılda "Babam Askerde" ve "80. Adım" gibi filmler de 12 Eylül dönemini çocuk gözünden ya da dolaylı bir anlatımla ele aldı, doğrudan darbeyi eleştirmek yerine, o dönemin sıradan bir ailenin hayatına nasıl sızdığını göstermeyi seçti.
Ama her şey gizlenmiyordu, bu dönemde ilginç bir kontrast örneği de var. Kemal Sunal'ın başrolünde olduğu "Bay Kamber" dizisinde (1994-95, Star TV) geçen bir sahnede, asistan karakteri "yakında İstanbul'un su sorunu çözülecekmiş, musluklardan kol gibi su akacakmış" diyor.
Bay Kamber soruyor: "Kim demiş bu lafı?" Asistan cevap veriyor: "Tayyip Erdoğan." O dönem İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Erdoğan'ın adı, hiçbir perdeye ihtiyaç duyulmadan, dizide doğrudan anılıyor, üstüne de hafif alaycı bir tepki geliyor.
Yani doksanlarda bile her eleştiri kod gerektirmiyordu; bazen doğrudan iğneleme de mümkündü.
2000-2010: Karikatür Davaları
Aynı on yılda kitaplar da benzer bir baskıyla karşılaştı, ama bu sefer perde daha inceydi. 2005'te yürürlüğe giren TCK 301. madde, "Türklüğü aşağılamayı" suç sayıyordu, ama o kadar geniş yorumlanabiliyordu ki neredeyse her eleştiri bu maddeye takılabiliyordu.
Orhan Pamuk bir röportajındaki sözler yüzünden, Elif Şafak ise romanındaki kurgusal bir karakterin ağzından çıkan cümleler yüzünden mahkemeye çıktı. Şafak'ın "Baba ve Piç" romanı, Ermeni meselesine bir karakterin diyalogları üzerinden değindiği için dava konusu oldu.
Savcılık, kurgu bir karakterin sözünü doğrudan yazarın kendi görüşü sayıp soruşturma açtı. Şafak sonunda beraat etti, ama dava boyunca kurgu ile gerçek arasındaki o ince çizginin, mahkeme salonunda ne kadar kolay silinebildiğini herkes gördü.
İki binli yıllarda Ezop dili, Marko Paşa'nın altmış yıl önce açtığı yoldan, ama yeni bir mecrada devam etti: mizah dergileri. 2004'te Cumhuriyet gazetesinin çizeri Musa Kart, Erdoğan'ı bir yumağa dolanmış, kendi ayaklarına takılmış bir kedi olarak çizdi.
Mesaj açıktı: siyasetçi kendi işlerine boğulmuştu. Erdoğan dava açtı, Kart tazminata mahkûm edildi. İki yıl sonra Leman dergisinden Mehmet Çağçağ aynı siyasetçiyi bu kez Kırım Kongo Kanamalı Ateşi taşıyan bir keneye benzetti, "Reco Kongo Kenesi" başlıklı bir kapakla; yine dava geldi.
Kart'ın mahkûmiyetini protesto etmek isteyen Penguen dergisi ise işi büyüttü: sekiz farklı çizer, Erdoğan'ı sekiz farklı hayvana benzetti, eşekten deveye. "Tayyipler Alemi" adını taşıyan bu kapak da kendi davasını doğurdu.
Bu davaların sonunda önemli bir hukuki emsal doğdu: Yargıtay, "mizaha hoşgörü" ilkesini vurgulayarak siyasetçilerin ağır eleştirilere katlanması gerektiğine hükmetti.
Hayvan karikatürü o kadar tanıdık, o kadar tekrar eden bir teknik hâline geldi ki, en yüksek mahkeme bile onu meşru bir eleştiri biçimi olarak kabul etmek zorunda kaldı. Marko Paşa'nın kurduğu gelenek, altmış yıl sonra hâlâ aynı silahı kullanıyordu, sadece kelimeler yerine çizgiler konuşuyordu.
2010-2016: Gezi ve Dijitale Geçiş
2013'teki Gezi Parkı protestoları, Ezop dilinin Türkiye'deki en yaratıcı, en hızlı yayılan örneklerini üretti, üstelik bu sefer dijital mecrada. Erdoğan protestocuları "çapulcu" diye nitelendirince, protestocular kelimeyi ters çevirip gururla sahiplendiler; kelime İngilizce'ye "chapulling" diye bir fiil olarak bile girdi.
Bu, düşmanın attığı hakareti alıp kendi bayrağına çevirmenin klasik bir örneği.
Ama en ikonik an, bir televizyon kanalının sansürü sırasında yaşandı. CNN Türk, protestolar tüm hızıyla sürerken canlı yayın yerine bir penguen belgeseli yayınladı; kanalın uluslararası ortağı aynı anda olayları canlı veriyordu.
Bu tuhaf çelişki o kadar akılda kaldı ki, penguen kısa sürede medya sansürünün simgesine dönüştü. Protestocular penguen kostümü giydi, penguen görseli internette bir tür ironik direniş işareti oldu; bugün bile Türkiye'de sansür eleştirisinin kısayolu olarak kullanılıyor.
Aynı hafta, Bloomberg HT'de yayınlanan bir kelime bulmaca yarışmasında, bütün soruların cevabı o sırada başka kanallarda sansürlenen kelimelerden (gaz bombası gibi) oluşuyordu; televizyon kendi formatını bir perde olarak kullanmıştı.
Belki de dönemin en sade, en az söz içeren protestosu, 17 Haziran 2013'te İzmirli bir performans sanatçısı olan Erdem Gündüz'den geldi. Gündüz, Taksim Meydanı'nda Atatürk Kültür Merkezi'ne dönük şekilde sekiz saat boyunca hiç kıpırdamadan, hiç konuşmadan, elinde ne bir pankart ne bir megafon olmadan durdu.
Ne yaptığı ilk başta polisi bile şaşırttı. Saatler ilerledikçe etrafına insanlar toplandı, onlar da aynı şekilde durmaya başladı; kısa sürede "Duran Adam" adını alan bu eylem ülke geneline yayıldı, bazı katılımcılar CNN Türk'ün penguen belgeselini hatırlatan pelüş penguenlerle durarak iki simgeyi birbirine bağladı.
Burada perde yoktu, sadece sessizlik vardı; ama o sessizlik bile bir mesaj taşıyordu, çünkü "durmak" resmi olarak bir suç sayılmıyordu, gözaltına alınan onlarca kişiye rağmen. Bu eylemin gücü o kadar kalıcı oldu ki, tam on iki yıl sonra, 28 Mayıs 2025'te, Gezi'nin yıl dönümünde aynı meydanda aynı protestoyu tekrarlayan on dokuz kişi hakkında yeniden dava açıldı.
2016-2026: Otoriterleşme, Direniş ve Meme Kültürü
2016 darbe girişiminin ardından baskı yeniden ağırlaştı, hem de öyle bir hızla ki Türkiye kısa sürede dünyada en fazla gazetecinin hapsedildiği ülke unvanını taşımaya başladı.
Rakamlar dönem dönem değişse de yön hep aynıydı: aşağı. Türkiye'nin Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'ndeki sırası yıllar içinde sürekli geriledi, ikibinlerin ortasında listenin orta sıralarındayken, on yıl içinde en alt dilime düştü.
2021'de Boğaziçi Üniversitesi'ne seçilmeyen, doğrudan atanan bir rektörün gelmesiyle başlayan direniş, yeni nesil bir perde/işaret örneği verdi. Öğrenciler, rektörlük kapısındaki tabelanın üzerine "kayyumluk" yazan bir tabela astılar; tek kelimeyle, atamanın meşruiyetini sorguladılar.
Aynı direniş sırasında bir sergide, Anadolu mitolojisinin yılan kadını Şahmeran figürüyle LGBTİ+ bayraklarını bir araya getiren bir görsel sergilendi; bu yüzden yedi öğrenci hakkında dava açıldı, bir ile üç yıl arası hapis istendi.
Kitap tarafında da baskı sürdü. Yazar Yavuz Ekinci'nin 2014'te yayımlanan "Rüyası Bölünenler" romanı, dokuz yıl boyunca sorunsuz satıldıktan sonra, 2023'te Terörle Mücadele Kanunu gerekçesiyle toplatıldı.
Ekinci'nin tepkisi kendi başına çarpıcıydı; kurgu kahramanlarının gerçekmiş gibi yargılanmasının, edebiyatın gücünü değil mahkemenin edebiyata bakışını gösterdiğini söyledi. Aynı dönemde RTÜK, Netflix, Disney+, Prime Video, Mubi ve BluTV gibi platformlara "Türk aile yapısına aykırı" gerekçesiyle art arda para cezaları kesti.
2020'lerin ikinci yarısında Ezop dili, artık büyük ölçüde sosyal medyaya taşındı. Akademik çalışmalar, Türkiye'deki internet "cap"lerini (meme) doğrudan bir dijital direniş ve "kültür bozumu" aracı olarak tanımlıyor: var olan bir görsel ya da ifadeyi alıp bağlamından koparıp yeni bir eleştiri anlamı yüklemek.
2022'de değişen internet yasası platformlara ağır cezalar getirdi, 2025'te ise İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'nın gözaltına alınmasının ardından, 9,7 milyon takipçili bir X hesabı mahkeme kararıyla erişime kapatıldı. Yani bugün perde artık bir hayvan masalı ya da tarihi roman değil, çoğunlukla bir meme, bir hashtag, bir emoji.
Yazı Dışı
Bu yazıyı hazırlarken en çok Kemal Tahir'in takma isimleri takıldı aklıma. Adamın kendi adını on altı yıl kullanamaması var ya, garip geliyor insana. Sonra Boğaziçi'ndeki o tabela fotoğrafına denk geldim, "kayyumluk" yazan o basit değişiklik, gülümsedim resmen.
Altmış yıl arayla iki farklı nesil, aynı esprili çözüme varmış.
Bu bir tesadüf değil bence. Marko Paşa'nın isim değiştirmesi de, Zübük'ün kurgusal siyasetçisi de, Musa Kart'ın kedisi de, penguen kostümleri de, hepsi aynı ihtiyaçtan doğuyor: söylenemeyeni bir şekilde söylemek. Kılık değişiyor sadece, dergi oluyor, film oluyor, karikatür oluyor, sonunda bir emoji oluyor.
Yazarken fark ettiğim bir şey daha var. Bazen bu perde bir seçimdi, Ece Ayhan'ın kapalı şiiri gibi, kendi isteğiyle örülmüştü. Bazen de zorunluluktu, Kemal Tahir hapisteydi, başka türlü yazamazdı. İkisi de aynı yere çıkıyor sonunda.
Bir dahaki yazıda görüşürüz. Büyük ihtimalle Mitoloji Anatomisi serimin 3. yazısı olacak.
Ayrıca bu yazıda daha kısa paragraflar kullandım. Bu hâli iyi geldiyse sonraki yazılarımı da benzer şekilde yazabilirim.
Kendinize iyi bakın, hoşça kalın :)

Yorum yap